24 Aralık 2015 Perşembe
SEÇME CIVILTILAR 5
Aynı hataları tekrarlamak ve aynı acılara karşılık bulmak eklem çıkığı gibidir. Aynı yerden çıka çıka kanıksar insan, artık ilk günkü gibi acı vermez.
Herkes arzu ettiği hayatı, arzu ettiği kişi ile yine kendi istediği ve tasarladığı gibi yaşamalı. Çok değer verilen ve bacakların arasında bir kelebek gibi saklanan ve korunan bekâretler; hiç tanınmayan ve de sevilmeyen ve belki de hiç sevilmeyecek olan kişiye, evlilik sonucunda bırakılacak kadar değersiz mi?
Yalanla yaşamanın bedelini, sonraki kuşaklar çekiyor ve ağır ödüyor. Yalan, başka yalanları doğuruyor. Olgunun yaşandığı anda, gerçeklerle yüzleşmek belki kişiye o an için acı verecektir ama yalanla o olguyu kapatmaya çalışmak hem kendine ve hem de gelecekte masum olanlara zarar verecektir.
Sevgiliden yoksun bir dünyada isen, ışık senin varlığını farketmez. Karanlıktasındır. Çünkü sevgili, ışığı sana yansıtan, ulaştırandır. Sevgilisizsen eğer, ışık herhangi bir yansımaya uğramayacağından evrenin içinde kaybolup gider. Gün ışığının "fazla onsuz olması gözlerine" sevgilisiz olduğundandır.
Sanatçı zaman içinde kendiyle yüzleşmeli, yapıtlarını evrensel sanat yapıtlarıyla kıyaslamalıdır. Bunun sonucunda hâlâ yaptığının sanat olduğunu söyleyebiliyorsa yoluna devam etmelidir. Yerinde duran sanatçı aslında geri gitmiş demektir. Herşey ilerlerken sanat yapıtları yerinde sayıyorsa, yapıt sahibi kendini tekrar etmekten kurtulamaz. Sonunda eserleri(!) kendi gibi ilerleyemeyen alt beğeni düzeyindeki kitleler tarafından tüketilir hale gelir. Bir de tek atımlık barutu olan sanatçılar vardır. Onlar bir yapıt meydana getirir ve sonra sanat dünyasından çekilirler. Sanata saygılı böyleleri istisnadır.
19 Kasım 2015 Perşembe
6 Ekim 2015 Salı
SEÇME CIVILTILAR 4

****Çok uzaklaşmak isteyip de gittiğin zamanlarda, gittiğin yerde kendine yakınlaşırsın. Kendinden uzaklaşma korkusunu aşarak, ruhunu kuşatan bedeninin içinde kalmayı başarır, kendini bulursun. Uzaklaşmak bu bakımdan iyidir.
****Yürürken kendiliğinle aynı hızda kalırsın. Bu da yaşadığın gerçeklikten kurtulmanı engeller. O yüzden koşman gerek. Koşarsan kendiliğini geçer, geride bırakırsın, arkada kalanlar da hiç olur.
****Söylediklerinin ve yapmak istediğin eylemlerin kendince bir sakıncası yoksa, kendini fazla sıkma ve toplum tarafından gözetim altında olduğun hissine kapılmadan gerçekleştir. Yapmak istediğin eylemler gündelik gerçeklik içinde olağan şeylerse kesinlikle vaz geçme.. Bunun yetişmekle bir ilgisi yoktur. Delilik de değildir.
Yaşanılmaz bir dünyada var olabilmek için geliştirdiğin bir strateji olarak düşünürsek; bunu gerçek yaşamına doğru kaydırmışsın demektir. Bunları yaparken yabancılaşma hissine kapılma ve kafana takma.
****Çağdaş yaşam ve toplumsal örgütlenme alanlarında ileri toplumların gerisinde kaldığımız halde, bilim ve teknolojide de ileri olan bu toplumların ürettiği ve tükettiği metaları (her türlü teknolojik ürün, ticari mal ve tüketim malları) olduğu gibi ithal yoluyla satın alıp kullanmaktan çekinmeyiz de; neden onların ürettiği akıl, bilim ve felsefeyi yaşamımızın sosyal ve kültürel alanlarına uygulamayız? Uygar insan, kendi üret(e)mediği ve üretmek için kolunu bile kıpırdatmadığı lüks araçları sırf paraSI var diye satın alıp, gövdeleri üzerinde taşıdığı en gerici düşüncelere sahip kafalarını, bu lüks araçlar içinde gezdirenlerden olamaz.
27 Ağustos 2015 Perşembe
SEÇME CIVILTILAR 3

***Bütün gün yalnız bıraktığın yatağının sana duyduğu arzu kadar o da sana arzu duyuyorsa kaçınılmaz aşk budur.
***Libido, kişinin kendi organizmasında ve karşı cinsle iletişiminde özgürce davranmasaydı hayatın nüvesinden bahsedemezdik. İşte tam bu noktada, hayatı ahlâkın hizmetinde gören bizim gibi toplumlar geliyor gözümün önüne. Çok şeyi söylemek istediğimiz halde konuşamadığımız gibi.
***Üstesinden gelinmesi gereken en önemli şey; kadınlığa dair tüm özelliklerine küsmüş ve de doğasından sapmış, depresif ve silik bir görüntü çizen kadın tipinden her zaman kurtulunması gerektiğidir..
***Her saat başı tekrar öldüğünü hissettirecek an'da takılıp kalmaktan kurtul. Eski sevgililerini unut. Aşk için; 'seyrettiğin çok güzel bir film olduğunu, film bittiğinde belki biraz koltuğunda çakıldığını ama sonunda sinemadan çıkıp gittiğini' düşün. Bir başka güzel filme kadar...
***Bildiğimiz gibi, kış gelince, yazlık giysiler dolabın üst raflarına kaldırılırken kışlık giysiler elimizin altında ve gündelik hayatımızda olur. Sanki kış geldiği zaman giysileri değil de depresyonu saklı olduğu yerden çıkarır ve kışlık giysi gibi üzerine giyer kimileri. Bütün kış süresince onunla yaşar. Halbuki, tıpkı giysilerimizi çıkarıp askıya astığımızda ya da dolaba kaldırdığımızda onu da üzerimizden çıkarmayı bilmeliyiz. Bunu yapamıyorsak üzerimizde olduğu halde onunla hoşça vakit geçirmenin yollarını aramalıyız. Daha şimdiden kestaneleri sobanın üzerine sermeyi hayâl etmeyi, daha soğuk günler için sıcak şarabı düşlemeli, pencere kenarında şarabını yudumlarken yağacak karı düşünmeliyiz. Hem evde hem dışarıda yapılacak bu ve buna benzer şeyler varken, hiç kimse depresyonu üzerinde fazla tutmasın...
***Hayat sürekli bir yanılma öğrenme durumudur. Kendi içinde çözümü yoktur. Yollardan birinin seçimi arzuların ve ona karşı olan içimizdeki güçlerin çekişmesidir. Bunlar yaşıyor olduğumuzun kanıtlarıdır. Hiçbir şey duymamak daha mı iyidir? Hayat, iyi olan ile şeytansı olan arasında var olan gerilimdir. İnsanlar iyi olandan da şeytansı olandan da paylarını almışlarıdır. Bütün bunlara rağmen kendimizi değişemez olarak nitelememiz gerçekçi değildir. Yanılma ve öğrenme sonucunda elde ettiğimiz deneyimler, bizlerin hayatı daha başka şekilde karşılamamıza neden olacaktır. Gün gelecek; seni hiç şaşırtmayan o an geldiğinde, değişmenin de sonu gelmiş ve sen herkesi anlıyor ve kendini de tanıyor olacaksın.
22 Ağustos 2015 Cumartesi
SEÇME CIVILTILAR 2

*** Bir kadın ile bir erkek arasında yaşanan birliktelik; kadın açısından bakıldığında, kırılmak üzere olan büyükçe bir cam parçası üzerinde yürümeye benzer. Her an yaşanabilecek bu kırılganlık kadının tüm bedenini saracaktır. Kadın, camın ilk kırıldığı anda yürümeyi bırakmayacak ve daha dikkatli adımlarla yürüyüşünü tamamlamak isteyecektir. Ne kadar dikkat edilirde edilsin kırılmalar devam edecektir. Cam üzerindeki her çatlak, kalp kırığına dönüşecektir ve artık tamir edilmez boyutta kadını yaralayacaktır, ta ki çatlayıp kırılmayan daha esnek, daha dayanıklı ve adımlarınızı üzerinde yumuşatacak bir cam parçası bulana kadar.
***Hiçbir şey önceden belli değildir. Kuram, gerçekleşenler üzerinden istatistiki metodlarla belirlenmiş olup, meydana gelen olaylarla doğrudan bir ilişki kurmak metafizk bir yaklaşım olur. Kendini ferah tut, kozandan çıkıp gönül rahatlığı ile kanat çırpıp uçabilirsin. Hep larva olarak kalamazsın ya. Bence, kelebek etkisinden anlayacağımız, dünyanın biryerlerinde insanları harekete geçiren olayların, başka bir yerde de tepki bulması ve katılımıdır. '68 gençliği hareketi gibi. Fransa'da başlayıp, dünyanın başka yörelerinde ve Türkiye'de de etkileşim bulan hareketti. Ben bunu anlıyorum. Mistik olarak yorumlamaya kalkarsak bu insanı içinden çıkılmaz ve hareket edemez hale getirir. Etrafımızda olan bitenden sorumlu olduğumuz sonucunu çıkarmamıza neden olur ki, bu da insanı başka boyutlara taşır, kendinden uzaklaştırır.
***Uygar olmayı yüksek derecede empati kurma ile ilşikilendiren psikanalizm, mağdur olan tarafla kendilerini bir tutarak insanların suçluluk duygularını vicdanlarında aşmalarını ortaya çıkarmıştır. Bu gerçekten mümkün müdür? Empati kurarak bunu eyleme dönüştürebilir miyiz? Üzülerek ve vicdanımızda özdeşim kurarak bu gerçekle baş edebilir miyiz? Bununla baş edebilmek için aynı gerçeklik üzerinden yola çıkmak gerekir. Ancak bu şekilde yüzleşebiliriz. Empati bu yüzden eylemsel değil kâğıt üzerinde kalmaya mahkûm bir söylemdir. 'Hepimiz ötekiyiz' sözünün eylemsel olmadığı gibi.
***İnsanın gözlerini dolduran en acı hikâye; genç yaşta biten yaşanacak koca ömürlerin, birlikte yola çıktığı kişiyi bırakan ve/veya bırakmak zorunda kalan insan bencilliğinin, kendini kurtarırken mutluluğu ve geleceğini bir başkasının daha büyük bir acı ve yalnızlığında aramanın, güçsüz ve sakat olanı yaşamından çıkaran yirmibirinci yüzyılın ilkel insanının fotoğrafıdır.
15 Ağustos 2015 Cumartesi
SEÇME CIVILTILAR 1

Sesler, yüzlerden daha önemlidir tanımak için. Sesini duymam gerek.
Ayrılma anındaki algı, kişinin "acı" duygusunu besleyerek yaşadıklarını onarmaya çalışır. Gözün rimelli olup olmaması bu yaşam dizgesi için pek önemli değildir. Elindeki rakı kadehi ise, bu yas sürecini geçirirken çekeceğin acının dayanılır olmasını sağlayacaktır.
Bölgemizdeki savaş durumu gündemden kaçmak isteyenleri bile yakalıyorsa, durumun vehameti ortadadır. Her yerden akıyor. He yerde yakalıyor. Dünya hiçbir zaman küresel olarak aynı anda her yerde barışa kavuşamadı.
Mümkün olanın; kadınlığı kadından sıyırarak mutlak bir dişi imge yaratılabilecek olması iken, erkeğin, kadını bastırarak etkisizleştirmek istemesi onun daha çok kadınlığa dönmesini sağlamıştır. Velhâsıl kadın, kadın olunca güzeldir.
Bir doz kıskançlık iyidir. Fazlası yan etki yapar.
Bir sevgili olup, bir kalpte saklanmak gibisi yoktur.
Kendisinden kurtulmanın imkânsız olduğu bir hayal. Odaklandığın yokluk, aslında varlığındır ki, o sende yaşayan bir imgedir. Şöyle bir fotoğraf makinası olsa; sadece karşısında duranları değil de, hayalindeki yüzü de algılasa, kendisi için bu güzel "yokluk" dizelerini yazarken.
Şu aralar duymaktan hoşlandığım en güzel söz: "Buradayım."
13 Ağustos 2015 Perşembe
KURBAĞA PİŞİRME ÖRNEĞİ ÜZERİNDEN YASADIŞILIĞA ALIŞTIRILAN TOPLUMUN GİDEREK KİBARLAŞMASI SONUCU HASTALIKLARININ TANIMI...

Son on-yirmi yıl içinde; tefeciliğin adı "Factoring", emlâk spekülatörünün adı "Yatırımcı", manik-depresif bozukluk hastalığının adı da "Bipolar bozukluk" oldu.(Benim aklıma ilk ağızda gelen bunlar, sizin aklınıza gelen daha başka adlandırmalar varsa yazın lütfen).
Çok mu kibarlaştık ya da yukarıdaki adlandırmalar çok daha mı kibar geliyor onu bilemem. Bildiğim birşey varsa toplumun gereksinimleri ve gerçekleşen işler üzerinden baktığımızda ne yaparsak yapalım yasal olmamasına rağmen hâlâ süregiden uygulamalardan yasal olmayan tefecilik ve spekülasyon işlerinin yasal kılıf altında yapılması bu sektörlerde istihdam yaratılması bakımından kanun koyucu tarafından da beninmsenmiş olduğunu gösteriyor.
Bipolar bozukluğa gelince; Manik depresif hastalığının adını yaygın olan (İngilizce) adından farklı olarak söylediğinizde karşıdaki anlamayıp bu ne demek diye sorduğunda: "Bazen durgunluk bazen de taşkınlık yaşıyor hastamız" diyeceksiniz, karşınızdaki: "Aaa...ben de bazen öyle oluyorum..." diyeceği için, hastalığın önemini azımsanmayacak derecede küçültmüş olacağınızdan övünerek de söyleyebileceksiniz..Çünkü hastanız manik depresif değil, bipolar bozukluk hastasıdır!...
1 Ağustos 2015 Cumartesi
SİYASET DIŞI

- Sevgili, en değerli kazanımın mutluluğundur. Her iki cins için de yanıbaşında duran ve çok şeyini paylaştığın kişidir.
- Nereden çıktı şimdi bu?
- Çevrendekiler, ilk zamanlar hayattaki maddi kazanımlarınla ilgilenir. Onların ruh hallerindeki seyir, senin edindiklerine koşut olarak değişkenlik gösterir. Örneğin daha güzel bir çevrede yaşıyorsan, daha güzel bir evin varsa ya da onun sahip olduğundan daha güzel bir arabaya biniyorsan, daha güzel yerde tatil yapıyorsan sürekli kıskanılırsın. Bu tür insanlar önceleri yaşam kaliten, bilgin, kültürün, görmüş geçirmişliğin, sosyal yaşantının kalitesi ile, sanat, bilim, edebiyat, müzik gibi üretilen herşeyden tüketimde payını alıyor olmanla ilgilenmezler. Onlar için varsa yoksa maddi kazanımlarındır. Bunlardan birini kaybetmen, evin kedisi için hindili yaş mama neyse onlar için de en değerli besindir. Giderek her kaybettiğin için ruh halleri mutluluk hormonu enjekte edilmiş gibi yükselir. Kendilerini daha iyi ve daha güvenli hissederler. Çünkü yarışacakları maddi ögelerden bir tanesi daha azalmıştır. Sözüm ona senden üsttedir. Bu durum kendini daha iyi hissetmesine ve sana daha iyi davranmasına yol açacaktır. Seni kendine rakip olarak görmemeye başladıkça davranışları da kıskançlığı ile ters orantılı olarak değişecek ve önceleri çatır çatır çatladığına tanık olduğun kişlerin sana karşı ilgisi ve yakınlığı artacaktır. Sonunda tüm maddi kazanımlarını kaybetsen de, çırılçıplak kalsan da elinde kalan son şey; yanıbaşında duran sevgilin, herşeye rağmen elinden alınamayan bilgi, kültür ve ilkeli kilşiliğin ve bunlara bağlı olan mutluluğun, seninle yarışan kişilerin elde ettikleri tüm maddi kazanımlara rağmen hâlâ kıskanılacaktır. Tüm bunlara rağmen sen yine de onların nazarında gıpta edilecek insan olarak kalacaksın.
24 Haziran 2015 Çarşamba
HAKLI MIYIM, YANILIYOR MUYUM?

Öylesine konuşuyorduk. Söz döndü dolaştı zengin yoksul ayrımına geldi.
Dedim ki: Dünyada yeniden gelir paylaşımı yapılması gerekir. Çok yoksul var, çok da varsıl... Uçurum büyük.
Dedi ki: Herkes bir olamaz. çalışan kazanıyor. Şimdi tembellik edene, varsılın varlığından mı vereceğiz?
Dedim ki: Her varsılın varlık artışı, yoksulun daha da yoksullaşmasının nedenidir.
Dedi ki: Ben öyle düşünmüyorum, varsıl iş yaratır, yoksul da ona muhtaçtır. Bir elin beş parmağının beşi de bir mi? Allah onları bile farklı yaratmış.
Dedim ki: Doğru, beş parmağın beşi de farklıdır, işlevleri de öyle. Ama benim yediğim kuru fasulyenin içindeki protein her parmağa da eşit oranda dağılıyor. Neden insanlar arsında da daha dengeli bir paylaşım olmasın?
Sonra sustu. Başkaca bir şey söylemedi. Konu kendiliğinden kapandı. En azından bir sonraki görüşmemize kadar... Mutlaka bu konuda görüşümü çürütmek için hazırlık yapacaktır. Nasıl yanıt vereceğini merakla bekliyorum. Bakalım geçerli bir tezi olacak mı? Benim görüşüm de mutlak doğrudur demiyorum, yanlış da olabilir, çürütülebilir de. Çürütürse ne âlâ...Peki siz nasıl bir yanıt verirdiniz? Ben haklı mıyım yoksa yanılıyor muyum?
11 Haziran 2015 Perşembe
BEKLE VE GÖR

"Gerilim bitti, kafa dinliyoruz, artık azarlanma ve zılgıt yok" derken, üçüncü güne teamül dışı ve etik olmayan bir görüşme ile başladık. Kafamız rahat, içimiz rahat değil. Temiz kişi, kirli su ile yıkanırsa kendisi de kirlenir, yıkanılan su ise görece temizlenir. Bakalım göreceğiz, yıkanmadan önce arıtma yapılacak mı?
8 Mayıs 2015 Cuma
KAKTÜS ÇİÇEĞİ

"Bir günde doğup bir günde ölen altın kelebekler" misali, "bir günde açıp bir günde solar" kaktüs çiçeği. Bu muhteşem doğa olayına tanık oldunuz mu bilmem ama tanık olanlar şanslı kişiler olmalıydı, tıpkı benim gibi. Sanki bir çiçeğin oluşum aşamasının günlerce izlendikten sonra, saniyede 24 kare değil de 720 kare çeken film makinasıyla hızlandırılarak insan gözünün görüp seçebileceği bir seviyeye getirilip izlenmesi gibiydi. Yalıdaki yazlık evin demirbaşıydı o. Ortalama büyüklükte bir saksı içinde, western filmlerindeki çöllerde gördüğümüz cinsten sopa gibi uzun bir kaktüsümüz vardı. Biz ona "dikenli sopa" adını takmıştık. Zaman zaman yanal dal verir, babam onları keserdi. Dikenlerinden ötürü hacim olarak yanlara taşmasını istemezdi. Annem bu dikenli sopayı hiç sevmezdi. Soğuk bir görünümü vardı. Diğer çiçekler gibi bakım ve su da istemiyordu. Her haliyle çiçek gibi de değildi ona göre. Dışarıya bir yere konmasını ya da başka bir yere nakledilip dikilmesini isteyip durdu yıllarca. Ama biz, sevmesek de dikenli sopamızdan ayrılmak istemiyorduk. Geniş pencerenin önünde yaz, kış denize nazır dururdu o. Büyüyüp tavana erdiğinde boyu, babam yukarıdan keserdi. Bir zaman sonra boyu hep tavan yüksekliğindeydi. Ne olduysa o gece oldu. Balkonda oturuyorduk. Çocuklar, koşarak geldiler ve kaktüsün içinde bir hareketlenme olduğunu söylediler. İçeri geçip bir süre gözlemledik. Gerçekten de bizim dikenli sopanın orta yerinde ve pencereye bakan tarafında gözle takip edilir bir şekilde değişim olduğunu fark ettik. İçkilerimizi aldık ve olayı gözlemlemeye başladık. Henüz ne olduğu anlaşılamıyordu. Herkes başka başka şeyler söylüyordu. Kimi bu sopa kurtlanmış, kimimiz yeni bir dal veriyor diyorduk. Olay belli bir ritim ve hızla devam ediyordu. gece yarısına doğru dikenli gövdede önce bir tomurcuklanma, ardından da soğan yumrusu görünümünde bir şekillenme oldu. Herkes o anda tahminlerinde yanıldıklarını anladılar. Senelerdir çiçeğe benzer hiç bir tanıma uymayan bu sevimsiz sopa çiçek açıyordu ve bu yaşlı gövdede ilk defa oluyordu. Yeşil dış yaprakların ardından, daha iç kısımdan çıkan beyaz renkli taç yaprakların oluşumu belgesellerde görülecek türdendi. İri bir nergise benziyordu.Tüm organlarıyla bir çiçeğin oluşumunu izlemek çocuklar kadar büyüklerin de ilgisini çekmişti. Çiçek oluşmuştu artık, bir el ayası kadar büyüklükte denize karşı nazire yaparcasına, kaktüsün orta yerinde duruyordu. Çok güzel bir görünümü vardı. Belki de bize bu çiçek böyle bir kaktüsten çıktığı için güzel geliyordu. Rıhtımda yürüyüşe çıkan komşular, çiçeğin çocukların yaptığı bir animasyon olduğunu sandılar ilk bakışta. Gerçek olduğunu öğrendiklerinde de yürüyüşe ara verip, rıhtım üzerinde, pencerenin altında dakikalarca dikenli sopamızın bu muhteşem çiçeğini seyrettiler. Her yaz gördükleri bu sopanın böyle bir şaheser yaratacağını akıllarına bile getirmediklerinden söz edip hayretlerini gizleyemediler. Biz de içeride çiçeğimizi seyre devam ediyorduk. Bir-iki saat içinde oluşum tersine doğru evrilmeye başladı. Önce taç yapraklar büzüştü. Sonra da en dıştaki çanak yapraklar büzüşerek arpacık soğan misali kapandı, bir müddet sonra da ölü bir vücut gibi düştü. Sabaha varana kadar çiçekten hiç bir eser kalmamıştı. Bu onun hayattaki ilk ve tek çiçeğiydi. Kapanıp düşen çiçeği denize attık. Olaya tanık olmayanlara anlatılsa inanılmayacak gibiydi. Ertesi sabah rıhtıma gelip çiçeği görmek isteyenler hayal kırıklığına uğramıştı. Karşılarında yine bizim dikenli sopa duruyordu ama bu kez daha vakur bir edayla.
6 Mayıs 2015 Çarşamba
GEÇMİŞİN ADIMLARIYLA BUGÜNÜN BELLEK TARİHİNDE GEZMEK

Çocukluktan çıkıp ilkgençlik yıllarına adım atttığımız günlerde düztaban kayıkla Sakarya nehrinde gezerken suya düştüğüm yeri, giysilerimi çıkarıp kıyıdaki taşlara serdikten sonra kurumasını beklerken mısır ekmeğiyle zeytin yediğimiz çalılıklı kıyıyı, balık tutmaya gidip de eli boş döndüler dedirtmemek için, büyük balıkçıların yayın ya da mersin balığı yakalamakta kullandığı büyücek balığı oltasından kotarıp kayığımıza aldığımızı, bizi uzaktan gören balıkçıların kanolarıyla kovalayıp sonunda da yakaladıkları, nehirdeki oltadan aldığımız balığın yem olduğunu bilmediğimizi söylememiz sonunda biraz kulağımız çekildikten bırakıldığımızı, bazen balıkları etik olmayan bir şekilde balık otuyla avladığımızı, yakın arkadaşlarım Y. ve H. ile dalgalı denize giren edebiyat öğretmenimizi ve kızkardeşini boğulmaktan kurtardığımız o azgın suları, ilk içkimizi içtiğimiz B. Motel'in boş havuzunu, o gün nehir ağzında içtiğim rakı ile yediğim barbun'daki tadın yıllar öncesi gibi aynı lezzette olduğunu, yaz geceleri ateş yaktığımız kumsalı, o yazlık macera olan sarışın kızla tanıştırılma anını, bana onu tanıştıran kız arkadaşıma "bana bunu neden yapıyorsun, "ben aslında seni seviyorum" diyemediğim gün kendime gelmek için bir dikişte F.'nin kahvesinde içtiğim soğuk birayı hatırlamayı, 10 bin nüfuslu bıraktığım yerin 60 bin, yaz aylarında söylendiğine göre 1 milyon olduğunu öğrenmeyi ve uzun zamandır görmediğim ve nehre düştüğüm kayıkta da olan çocukluk arkadaşım H'nin amansız hastalıkla mücadelesini görmeyi; yıllar öncesinin adımlarıyla bugünün bellek tarihinde gezmeye benzettim. Bir günde doğup bir günde ölen altın kelebekler gibi* bir günde açıp bir günde solan kaktüs çiçeği** misali o gün; tüm bu gördüğüm yerlerde geçmişte yaşadıklarım da sanki bir günde olmuştu. Geçmiş sanki o sabah gibiydi.
* Faruk Nafiz Çamlıbel
**Hikayesini daha sonra yazmak üzere
Resim: Dali, Belleğin Azmi.
5 Mayıs 2015 Salı
BOZULAN MOZAİKLER
Dünyanın ilk ve tek "Mozaik Karikatür" müzesini büyük bir başarıyla inşa ettik.



Dünyanın ikinci büyük mozaik sergileme alanı olan Hatay Arkeoloji Müzesi’ndeki mozaiklerin, yeni müzeye taşınma sırasında bir restorasyon skandalına kurban gittiği ortaya çıktı. Müzenin en gözde eseri olarak ise Tell Tayinat’ta bulunan Şuppiluliuma heykeli kabul ediliyor. Fakat Antakya gazetesinin, yerel mozaik ustası Mehmet Daşkapan’ın açıklamalarıyla yaptığı haber, mozaiklerin eski müzedeki ve yeni müzedeki halleri arasında ciddi farklılıklar olduğunu ortaya çıkardı. Birçok eserin yanlış restore edildiği fark edildi. Daşkapan: “Roma Dönemi’nin görkemli zamanlarını resmeden mozaikleri resmen karikatür haline getirmişler, hele ki bazıları orijinal halinden çok şey kaybetmiş, değerinden çok şey yitirmiş” açıklamalarını yapmıştı.
Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdür Yardımcısı Mustafa Bozdemir’in yazılı açıklaması şöyle:
“Hatay Yeni Arkeoloji Müzesi’nde yer alan bazı Roma Dönemi mozaiklerinde yaşanan restorasyon hataları olduğunu iddia edilen gazete haberleri üzerine, söz konusu müzede restorasyon yapılarak sergilenen mozaik çalışmalarını incelemek üzere, Bakanlığımız Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nce, mozaik konusunda uzmanlardan oluşan bir Komisyon kurulmuştur. Kamuoyunca herhangi bir yanlış algılamaya mahal verilmemek açısından, komisyon tarafından gerekli araştırma ve inceleme çalışmaları tamamlandıktan sonra, konuyla ilgili bilgilendirme ayrıca yapılacaktır.”
Gezip gördüğüm ve hayran kaldığım bir müzeydi. Bu gidişle yeni yerinde hayal kırıklığına uğramak korkusuyla bir daha görmeye cesaret edebileceğimi sanmıyorum.
Haberin kaynağı: arkeofili.com



Dünyanın ikinci büyük mozaik sergileme alanı olan Hatay Arkeoloji Müzesi’ndeki mozaiklerin, yeni müzeye taşınma sırasında bir restorasyon skandalına kurban gittiği ortaya çıktı. Müzenin en gözde eseri olarak ise Tell Tayinat’ta bulunan Şuppiluliuma heykeli kabul ediliyor. Fakat Antakya gazetesinin, yerel mozaik ustası Mehmet Daşkapan’ın açıklamalarıyla yaptığı haber, mozaiklerin eski müzedeki ve yeni müzedeki halleri arasında ciddi farklılıklar olduğunu ortaya çıkardı. Birçok eserin yanlış restore edildiği fark edildi. Daşkapan: “Roma Dönemi’nin görkemli zamanlarını resmeden mozaikleri resmen karikatür haline getirmişler, hele ki bazıları orijinal halinden çok şey kaybetmiş, değerinden çok şey yitirmiş” açıklamalarını yapmıştı.
Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdür Yardımcısı Mustafa Bozdemir’in yazılı açıklaması şöyle:
“Hatay Yeni Arkeoloji Müzesi’nde yer alan bazı Roma Dönemi mozaiklerinde yaşanan restorasyon hataları olduğunu iddia edilen gazete haberleri üzerine, söz konusu müzede restorasyon yapılarak sergilenen mozaik çalışmalarını incelemek üzere, Bakanlığımız Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nce, mozaik konusunda uzmanlardan oluşan bir Komisyon kurulmuştur. Kamuoyunca herhangi bir yanlış algılamaya mahal verilmemek açısından, komisyon tarafından gerekli araştırma ve inceleme çalışmaları tamamlandıktan sonra, konuyla ilgili bilgilendirme ayrıca yapılacaktır.”
Gezip gördüğüm ve hayran kaldığım bir müzeydi. Bu gidişle yeni yerinde hayal kırıklığına uğramak korkusuyla bir daha görmeye cesaret edebileceğimi sanmıyorum.
Haberin kaynağı: arkeofili.com
3 Mayıs 2015 Pazar
AmAsialı OLMAK


Bir kaç gün önce, sanırım ya internette bir haber portalında ya da basında yani tam olarak hatırlayamadığım bir yerde geçen "Amerika ile Asya kıtası çarpışacak ve tek kıta halinde kara parçası oluşacak, adına da 'Amasia' denilecek" Nature dergisinde yayınlanan bu makaleye ki, makale demeye dilim varmıyor, başka bazı üniversitelerdeki bilim adamlarından da destek gelmiş. Günümüzde kıtaların, levhaların sürüklenerek yer değiştirmesi sonucunda ortaya çıktığına ilişkin ilk düşünceler18. yüzyıl sonlarında ortaya atıldı. Güney Amerika'nın doğusundaki çıkıntının Afrika'nın batı kıyılarındaki girintiye tam oturduğuna dikkati çeken Alman doğa bilimci Alexander von Humboldt, 1800 dolayında Atlas Okyanusunun iki yakasının çok önceleri bitişik olduğu savını geliştirdi. Bundan 50 yıl kadar sonra Fransız bilimadamı Antonio Snider, Kuzey Amerika ve Avrupa'daki kömür yataklarında belirlenen benzer bitki fosillerinin Humboldt'un bu varsayımını doğruladığını, aksi halde bu benzerliği açıklamanın başka yolu olmadığını ileri sürdü.1908'de ABD'li Frank B. Taylor, Dünya'daki bazı sıradağların oluşumunu, kıtaların çarpışması düşüncesine dayalı olarak açıklamaya çalıştı. Birbirine yaklaşan levhalar bir süre sonra birbiriyle çarpışır. İki levhanın çarpışmasıyla oluşan yeryüzü şekli, levhaların türüne göre değişi. Depremlere ve yanardağların oluşumuna neden olur.Yanardağların çoğu da genellikle erimiş kayaların levhadaki çatlaklardan yararlanarak fışkırdığı levha sınırında yer alır.
Levhaların hareketlerinde yer kabuğunun bütün bu özellikleri rol oynar. Levhalar ortalama olarak yılda birkaç santimetre ölçeğinde hareket ederler (Bu kayma en uç örnek olan Pasifik levhası için yılda 15 santimetreye ulaşmaktadır). Hareket halindeki levhaların birbirleri arasında üç tür ilişkisi olabilir.
- Yaklaşma,
- Uzaklaşma,
- Yan yana kayma.
Kaynak olarak vikipedi'den yaralanılmıştır.
1 Mayıs 2015 Cuma
CARMINA BURANA
Kumar, aşk, şarap, şehvet...Üç temalı "müstehcen" (!) başyapıt.
İki gün önce Fazıl Say bir yazısında: "Antalya'da gerekçesiz bir şekilde sansürlenen Nazım Orotoryası yerine Carmina Burana eserinin konulduğunu, Carmina'nın da konusunda şarap şehvet ve seks içerikli bölümler bulunduğunu" yazmış, bunun üzerine Devlet Opera ve Balesi İzmir'de yarın (2 Mayıs) sahnelenecek Carl Orff'un Carmina Burana eserini sözlerinin içeriği nedeniyle iptal ettirmiş. Yani eseri sarsürlenen ve buna tepki çekmek için yerine konan eserin de sansürcü kafaya uymayacağını söyleyen Fazıl Say; Carmina'nın AKM'de defalarca izlediğim, insanın tüylerini diken diken eden o muhteşem 100 kişilik korosu eşliğinde Almanca sözlerini hiç de anlamadığım, anlamaya da gerek olmadığına inandığım ki, koro ve çalgıların (davula dikkat) öne çıktığı yapıtın sözlerinin bıçak altına yatırılmasına sebep ve buna bağlı olarak dolaylı yoldan da olsa trajikomik olarak eseri sansürleten kişi durumuna düşmüş oldu:)
Videonun Bloğumda ilk yayın tarihi: 5 Mart 2012 Pazartesi
Gönderen
Hektor
zaman:
11:14
28 Nisan 2015 Salı
VIT JEDLICKA, LIBERLAND VE MUHALEFET PARTİLERİNİN SEÇİM VAADLERİ
Çek siyasetçi ve aktivist Vit Jedlicka, 13 Nisan Pazartesi günü Avrupa’nın ortasında, 7 bin metrekarelik bir alanda bağlılık yemini ederek yeni bir ülke kurdu. Adını da Liberland koydu. Arkadaşı Jaromir Miskovsky ve Liberland’ın ilk first lady’si Jana
Markovicova’nın oylarıyla Jedlicka oracıkta cumhurbaşkanı seçildi. Kurulduğu günden itibaren Liberland’a 184 ülkeden vatandaşlık başvurusu geldi. Liberland'ın kaç vatandaşı olur şimdiden bilinmez amai Jedlicka'ya en azından başlangıç için; bir öğretmen, bir doktor, bir hemşire, bir mühendis, bir tane sebze meyve yetiştirecek, bir tane de hayvan tarımı yapacak iki adet çiftçi, bir hesaptan anlayan vatandaş, bir polis, bir asker, bir hakim gerekli. Mesleki grup sayılarını ve kişileri artırabilirsiniz. Bu kişilerin hepsinin evli ve iki çocuklu olduklarını düşünürsek, (kendi ailesi hariç) 40 kişi eder. Öncelikle Jedlicka vatandaşlarını doyurmak zorundadır. O yüzden hergün pazara en azından 40 yumurta, 10 litre süt, 8 kilo et, 3 kilo pirinç, 40 ekmek getirmek zorundadır. Zorundadır çünkü bunları vatandaşlarına yediremezse aç kalırlar. Pazara getirilen ürünlerin toplam değeri kadar da para basması gerek ki, vatandaşları bunları satın alabilsinler. Herkese eş,it olarak para ödemesi yapılırsa sorun olmaz. Yani mevcut işi mevcut kişilere dağıttığında herkesin eşit pay alacağından yola çıkarak ve de kendisinin kapitalizm karşıtı olduğunu bilerek böyle yapacağını tahmin ediyorum. Çünkü pazara asgariden herkese yetecek kadar yiyecek maddesi getirmiştir. Diyelim ki, Jedl,icka şeytana uydu ve doktora öğretmenden, hakime polisten fazla para verdi. O zaman ne olacak? O zaman ne mi olcak? Şu olacak: Öğretmen ve polis, hakim ve doktordan daha az para aldığı için, pazara getirilen ürünlerden bazısını alamayacak. Bu süt olabilir, yumurta olabilir ya da sebze meyve olabilir. Temel gıda maddelerini yiyemeyen polis ve öğretmen birlik olup, Jedlicka'dan aldıkları paraların artırılmasını isteyecekler. Jedlicka, verdiği parayı artırması için, pazara daha fazla ürün getirmesi gerektiğini hesaptan anlayan vatandaşından öğrenir. Hesaptan anlayan vatandaş der ki: "Eğer pazara daha fazla ürün getirmedem yani üretmeden polise ve öğretmene verdiğin parayı artırırsan, sonuç değişmez, dolanan para arttığı halde ürün artmazsa bu kez pazardaki ürünün fiyatı artar ve yaptığın artırımın herhangi bir faydası olmaz. "Ne kadar mal ve hizmet üretirsen, o kadar büyürsün" der. "İleride yeni doğumlar olacak, aileler büyüyecek bunu da göz önünde bulundurarak, şimdiden üretimi artırmak ve hatta kendimize yetenden fazlasını üretmek, kalanını dışarıya satmak ve karşılığında da traktörümüz ve ısınmak için yakıt almamız gerekecektir" diye devam eder. Jedlicka'nın nano ülkesinde şimdilik bunlar olur mu, olmaz mı bilinmez ama önlemini almazsa, başına gelecekleri şimdiden kestirmek zor olmasa gerek.
Gelelim bizim Muhalefet Partilerinin vaadlerine; Biri "asgari ücreti 1500 tl yapacağım, emekliye iki ikramiye vereceğim" der. Bir diğer muhalefet partisi "asgari ücret 1800tl olacak".... der. Bunlar çok güzel şeyler. Hiç kimse olmasın demez. Daha yararsız işlere ne paralar harcanıyor, ne yolsuzluklar olduğunu duyuyoruz. Bütün bunları yapmak için para bulunur, vardır da. Önemli olan öncelikler. Nasıl bir devlet yapısının istendiğidir. Kısaca söylemek gerekirse, verilen paranın karşılığı olanı ortaya koymaktır. Kısaca üretmektir. Paranın karşılığı olanı ortaya koyamazsan, verilen paranın hiçbir yararı yoktur. Her sabah, herkesin yastığının altına 100 lira koyulsa bile değişen bir şey olmayacaktır. 70 milyonuz. Hergün, herkesin bir bardak süt içmesi kadar doğal bir şey olabilir mi? Püf noktası buradadır. İstediğin kadar para ver hergün, herkes bir bardak süt içemeyecektir. Yıllık süt üretimimiz 16 milyon tondur. İçtiğimiz sütü, içemeyenlere karşılık içiyoruz. Masamıza ve maalesef rakı masamıza koyduğumuz beyaz peynir, süt içme yaşındaki çocukların içemediği süt pahasına yapılmıştır. O çocuklar süt içemedği için biz peynir yiyoruz. Televizyonda emekli vatandaşlarımız çoğunlukla, et yiyemediklerinden bahsediyor. Bırakın eti, çoğu aileler kahvaltıyı kaldırdılar. Akdeniz memleketinde zeytninin kilosu 20 lira, peynirin kilosu 30 lira ise kaldırmakta da haklılar. Büyük fotoğrak pek iyi görünmüyor. O vatandaşın eline yılda iki ikramiye de versen yine alamaz. Karşılığını pazara koymak gerekir. "Son sosyal devleti de yıktık" demişti kadın Başbakanımız, şimdi ise bizler o yıkılan sosyal devleti yeniden ayağa kaldırmalıyız.
Not: Daha derli toplu yazılabilirdi, aceleyle yazdım. Hatalar varsa affola...
Gelelim bizim Muhalefet Partilerinin vaadlerine; Biri "asgari ücreti 1500 tl yapacağım, emekliye iki ikramiye vereceğim" der. Bir diğer muhalefet partisi "asgari ücret 1800tl olacak".... der. Bunlar çok güzel şeyler. Hiç kimse olmasın demez. Daha yararsız işlere ne paralar harcanıyor, ne yolsuzluklar olduğunu duyuyoruz. Bütün bunları yapmak için para bulunur, vardır da. Önemli olan öncelikler. Nasıl bir devlet yapısının istendiğidir. Kısaca söylemek gerekirse, verilen paranın karşılığı olanı ortaya koymaktır. Kısaca üretmektir. Paranın karşılığı olanı ortaya koyamazsan, verilen paranın hiçbir yararı yoktur. Her sabah, herkesin yastığının altına 100 lira koyulsa bile değişen bir şey olmayacaktır. 70 milyonuz. Hergün, herkesin bir bardak süt içmesi kadar doğal bir şey olabilir mi? Püf noktası buradadır. İstediğin kadar para ver hergün, herkes bir bardak süt içemeyecektir. Yıllık süt üretimimiz 16 milyon tondur. İçtiğimiz sütü, içemeyenlere karşılık içiyoruz. Masamıza ve maalesef rakı masamıza koyduğumuz beyaz peynir, süt içme yaşındaki çocukların içemediği süt pahasına yapılmıştır. O çocuklar süt içemedği için biz peynir yiyoruz. Televizyonda emekli vatandaşlarımız çoğunlukla, et yiyemediklerinden bahsediyor. Bırakın eti, çoğu aileler kahvaltıyı kaldırdılar. Akdeniz memleketinde zeytninin kilosu 20 lira, peynirin kilosu 30 lira ise kaldırmakta da haklılar. Büyük fotoğrak pek iyi görünmüyor. O vatandaşın eline yılda iki ikramiye de versen yine alamaz. Karşılığını pazara koymak gerekir. "Son sosyal devleti de yıktık" demişti kadın Başbakanımız, şimdi ise bizler o yıkılan sosyal devleti yeniden ayağa kaldırmalıyız.
Not: Daha derli toplu yazılabilirdi, aceleyle yazdım. Hatalar varsa affola...
24 Nisan 2015 Cuma
WHIPLASH
Caz severlere davulun ritminden de hızlı bir film...
"Aferin, dünyadaki en aptalca sözdür"
"Ben işaret vereceğim."
" 34 yaşında sarhoş ve beş parasız şekilde ölüp insanların yemek masasında
benden bahsetmesini, 90 yaşında zengin ve ayık şekilde ölüp kimse
tarafından hatırlanmamaya tercih ederim."
17 Nisan 2015 Cuma
RÜYAMDA 17 NİSAN

Nasıl, nerede başladığını ve o ana kadar öncesini hatırlayamadığım bir rüyanın içinde buluyorum kendimi. Hem evdeyim hem de dışarıdan eve geliyorum ve eve gelen beni yine ben karşılıyorum. Evin ikinci katına çıkıyorum. Tüm ev halkı orada. Birdenbire, herkesin kulağı dışarıdan gelen bağırış çığırışlara doğru odaklanıyor. "Araba gidiyor, yetişin, içindekileri almamız gerek" diyorlar. Merdivenlerden hızla aşağı iniyorum. Caddeye çıktığımda arabanın uzaklaşmakta olduğunu görüyorum. O sırada kay-kay yapmakta olan kısa şortlu bir kız geçiyor. Ayaklarımı kay-kayına koyuyor, ellerimi de belinden tutarak, öndeki arabaya yetişmesini söylüyorum. Kıza nerelisin diye soruyorum, bana yanıt vermiyor, sadece yüzünü görebileceğim şekilde çevirerek; Çin Komünist Partisi tarafından, Yakın Doğu ve Avrupa Kapitalizmini güçlendirme çalışmaları için gönderildiklerini ve 'Mao Planı' uygulaması için verimliliği olan projeleri desteklediklerini söylüyor. Bu arada arkalarından seslendiğim araba biraz ileride duruyor. Arabadan inen kişi, bir kürek ve bir kazmayı kaldırım kenarına bırakıyor. Biz de kay-kaylı kızla yetişiyoruz. Ben: "Bunlar, yani kürekle kazma şu arkadan gelen kişilere ait" diyorum ve devamla; "bakın kürek; şu kısa boylu, seyrek bıyıklı, karnından konuşan adamın, kazma ise; uzun boylu, pergel bacaklı olanın" diyorum. İki adam yetişerek kendilerine ait olan kazma ve küreği alarak oradan uzaklaşıyorlar ve giderken de: "bunlarla daha işimiz bitmedi, inşaat devam ediyor, yapacak işlerimiz var" diyorlar.
15 Nisan 2015 Çarşamba
BİR OY'UN ARDINDAKİ SELVİ BOYLU ÜMİTLER

"SELVİ BOYLU ÜMİTLER DÖNDÜ BODUR İĞDEYE
GEÇTİ BOR'UN PAZARI, SÜR EŞŞEĞİN NİĞDE'YE"
Dememek senin elinde. Bir oyun var(!) unutma, oy'una sahip çık.
11 Nisan 2015 Cumartesi
RÜYAMDA 11 NİSAN

Rüyamda bilmediğim bir ülkenin, tanımadığım Devlet Başkanının öldüğünü ve mermer bir kaidenin üzerinde kendi kendini kefenlediğini görüyorum.
7 Nisan 2015 Salı
UYDU
Futbol topunun tek doğal uydusu, uzaydaki en yakın komşumuz Dünya 150 yıl
önceki ve şimdiki futbol fanatikleri tarafından Tanrıça olarak değerlendirilirken, zamanla
düzensiz hareketleri ile şiddet oluşumuna da katkıda bulunmuştur. Yakınlığı nedeni
ile futbol topundan gözlemlenmesi kolay olan Dünya'nın 19. yüzyılın başından itibaren futbol topu ile incelenmesine de başlandı ve bu gelişim 1983 Heysel faciasıyla doruklara çıktı.
Bütün bu gelişmelere rağmen, bugün futbol topu sahipleri "nasıl oldu da Dünya'nın bu hale geldiği" konusunda aymazlıklarını hala sürdürüyorlar. Yaşı diğer gezegenler gibi dört küsur milyar yıl olmasa da(!), Dünya'nın şu anda dışında ve içinde şiddetten başka hiçbir faaliyet olmayan yarı ölü bir gök cismi olduğu, Futbol Topu ile karşılıklı çekim gücü sonucunda sahalarında şiddetli gel-git olaylarının yaşandığı ve Futbol Topu'nun dönüşünü tehlikeli şekilde etkilediği bilinmesine rağmen, nereden geldiği, nasıl olduğu konusunda yetkililerinin üç maymunu oynadığı bir Futbol uydusu. Dünya uydusunun oluşumu hakkında üç teori vardır.
Birincisi,
Dünya uydusunun oluşumunun başlangıcında, futbol topunun çok hızlı döndüğü ve bu nedenle bir parçasının koparak Dünya'yıı oluşturduğu şeklindedir.
Yapılan hesaplamalara göre bu kopma olayının meydana gelebilmesi için
Futbol Topunun o zamanlar kendi ekseni etrafında aslında 90 dakikada bir dönüş yapması
gerekiyordu bilimsel verilere göre bu böyleydi. Fakat bazen bu süre 120 dakikayı buluyordu. Ayrıca Futbol topu'nun ve Dünya'nın yapılarındaki kimyasal birleşimlerin çok farklı olması ve
bunun Futbol Topu'nun kramponlarda bıraktığı izlerin analizleri sonucunda ispatlanması
birinci teorinin doğruluğunu mümkün kılmamaktadır.
İkinci teori ise Dünyanın, Futbol Topunun yakınlarından geçerken, çekim alanına
takılan bir gök cismi olduğudur. Bu tez, birinci teorideki kimyasal birleşim
farkını açıklar ama bu şekilde, Futbol Topunun hızını frenleyerek, yakalamayı
sağlayacak büyük enerji miktarını bugüne kadar bilinen hiç bir oluşumun
sağlayamayacağı hesap edilmiştir.
Üçüncü teori ye göre, Futbol Topunun çevresinde dolanan, para, hırs, şike, şiddet, fanatizm, kavga, saldrı ve ölüm gibi ögelerden meydana gelen parçacıkların zamanla bir araya gelmesi ve bir kartopu misali büyümesi sonucu oluşmuştur.
Günümüzde Futbol Topu etrafında dönen Dünya'nın tarihi çok iyi bilinmesine rağmen; yeterli eğitime sahip olmayan, ürettiğinden çok tüketen, gelir paylaşımı adaletsiz olan, adalet üzerinde vesayet olan, kendisi gibi düşünmeyenin yaşam hakkı olmayan ve büyük bir hızla kirlendiği de tarihsel olarak çok iyi bilinen Dünya 4,5 milyar yıl kendi yaşı ile değil de, Futbol Topunun uydusuymuş gibi yaşamaya devam ediyor.
3 Nisan 2015 Cuma
DOZUNDA KUŞKUCU OLMAK VE ELEŞTİREL AKLIN SÜZGECİYLE HAKSIZLIĞA KARŞI REFLEKS GELİŞTİRMEK

"Kolay teslim olmayın" derdi babam. Bir olayı, söylenen bir sözü eleştirel aklın süzgecinden geçirmeden, akıl muhakemesi yapmadan kabul etmemeyi o öğretmişti. Yaşam 'kod'um bu olmuştu. Çocukluk yıllarımdan beri hiçbir şeye peşinen inanmayışım bundandı. Her olaya orantısal olarak bir nebze de olsa kuşkucu yaklaşıyor, sonunda hayal kırıklığına uğramayı göze almaktansa, ihtiyatı elden bırakmıyordum. Haksızlığa uğramanın kaçınılmaz olduğu zamanlarda, yine refleks olarak gerek kendimizin gerekse başkalarının haklarını nasıl korumamız gerektiğini ve teslim olmamayı onun öğretilerinden çıkardığımız derslerle geliştirmiştik.
Önceki günlerde yazdığım rüyamda da bahsettiğim bir olay üzerine; Müdür Muavini tarafından odasına çağrıldığımda, kendisinin (haksız yere) beni dövmesine izin vermediğimde henüz 9 yaşındaydım. O yaştan sonra bazılarını hatırlayamadığım bir çok olayla karşı karşıya gelmiş, tüm olaylarda aynı tutumu sergilemiştim. İnsanın başına nedense devlet dairelerinde ve yine devlet memurlarıyla ilgili olaylar gelir, haksızlık konusunda.
Bir keresinde, nüfus müdürlüğündeyim. O yıllara göre yeni nüfus cüzdanı çıkartmak için gerekli evrakı vermiş ve ertesi gün kimliğimi almaya gitmiştim. Görevliden kimliğimi aldım ve göz ucuyla şöyle bir baktığımda adımın yanlış yazıldığını, gerçeğinin bu ad olmadığını söyledim. Adam, kimliğimi aldı ve o da baktıktan sonra: "Madem öyle, bize yeniden baş vurun, biz de yenisini verelim" dedi. Ben de kendilerine; "Benim size getirdiğim evrakta adım doğru yazıyordu, o evrakı çıkarın ve doğrusunu yazın, hatayı yapan sizsiniz, kendi hatanızın faturasını bana mı çıkartıyorsunuz?" dedim. Adam: "Benim yapacağım bir şey yok" dedi. Bunun üzerine ben; baktım iş burada çözülmeyecek, fazla uzatmadan doğruca Müdürün odasına gittim. Müdür kadındı. Derdimi ve şikayetimi anlattım. Görevliyi çağırdı. Neden böyle olduğunu sordu. Görevli: "Efendim, beyefendi bir faturadan bahsetti. Biz fatura vermiyoruz ki." dedi. Müdür, hemen işlemin yapılmasını ve yeni kimliğimin odasına getirilmesini söyledi. Beni de yeni kimlik gelene kadar misafir etti.
Bir başka olay: Müdürü olduğum şirkete biri kadın, diğeri erkek iki vergi kontrolörü gelmişti. Bildiğimiz işlemleri ve konrolleri yaptıktan sonra, fatura koçanlarını istediler. Şirket toptan satış yaptığı halde, aynı zamanda perakende müşterilere de cevap vermek izinli olarak küçük ebatta perakende satış faturası da bastırmıştı. Faturaya bakan kadın memur, fatura yaprakları üzerinde "asıl" ve kaçıncı "suret" olduklarını gösteren yazıların olmadığını bunun da bir cezayı gerektirdiğini söyledi. O güne kadar ben de farkında değildim. Dikkatlice faturaları inceledim. Gerçekten de, ne asıl yaprak olan parşömen kağıdının ne de suret olan değişik renklerdeki pelur kağıttan yapılan suretlerin üzerinde böyle bir bilgi vardı. "Peki" dedim, ben şimdiden başlamak üzere onların üzerlerine 'asıl, suret' diye yazarım." "Hayır, olmaz" dedi, kadın memur. "Bunun cezası var, siz aynı numaralı faturaları, başka başka yerlerde mükerrer olarak kullanır ve fatura ticareti yaparsınız".
"Siz bana hiç bilmediğim ve aklımın ucundan dahi geçmeyen bir usulsüzlük mü öğretiyorsunuz?" dedim. "Faturaları görmüyor musunuz? Asıllar birinci hamur, diğerleri ince ve renkli pelur. Eğer usulsüzlük yapacak olsam bu tip faturayı kim alır?" dedim ve devam ettim: "Fatura Maliyenin anlaşmalı matbaasında yine Maliyenin emriyle basılmış ve yine sizin kurumunuzun gözetiminde numaralarıyla kayıtlara geçmiş. Şirketimin ne suçu var, eğer bir uygulama yapacaksanız, faturanın altında basımı yapan matbaanın adı adresi var, oraya gidin sorun, neden böyle yapmış?" dedim. Kadın memur: "Şu kadar usulsüzlük cezanız var" diyor ve bir yandan da tutanak düzenliyordu. Ben de kendilerine şöyle bir örnek verdim: "Diyelim ki" dedim. "Merkez Bankası Banknot Matbaası, elli milyonluklar* üzerinde bir baskı hatası yapsın ve hatalı para bassın, bu para da benim üzerimden çıksın, bu durumda ben kalapazan mı oluyorum?" Tutanağı yazmakla meşgul olan Kadın Memura dönerek de: "İstediğiniz kadar yazın, o tutanağı imzalamam" dedim. Bunun üzerine Erkek olan memur, Kadın Memura, "hadi gidelim burada yapacak işimiz bitti" dedi. Memurlar gider gitmez de ben, yazabildiğim kadar fatura yaprağının üzerine elimle "asıl ve suret" yazılarını yazmaya koyuldum.
Her iki olayın da ortak noktasında, başkasının yaptığı hatanın bedelini ödemekle yüz yüze bırakılmak yatıyordu.
Birinci olaydan sonra, memur görevden el çektirildi. İkinci olayda ise; Ülkedeki tüm matbaalar "sahte para basarsa" diye kapatıldı. Şaka, şaka:))
* O yıllarda henüz paramızdan altı sıfır atılmamıştı.
27 Mart 2015 Cuma
BİR DEYİŞİN İÇİNİN DOLDURULMASININ YENİDEN YAZIMI

Bir bilim adamı siyasetçi olunca nesnelliğini; bir sanatçı ise, siyasetçi olunca muhalifliğini kaybeder. Bu sözden yola çıkarak sakın ola ki, sanatçılar siyasetle uğraşmaz ya da bilim insanları siyaset yapmaz anlamı çıkarılmasın. Sanatçının siyasetle olan ilişkisi muhalifliğinde, bilim insanının siyasetle olan ilişkisi yaşamını aydınlanmaya adamışlığındadır. İnsan dünyayı keşfetmeye sanatla başladı. Yaşamına anlam ve değer katmak isteğindeydi. Mağara duvarlarındaki resimler, heykelcikler, günlük kullanımdaki basit araçlar insanın yaşamına kattığı ilk ürünlerdi. Tüm dünyada acı çeken, sürgün edilen, mahpus yatan, işkence gören, vatandaşlıktan çıkarılan sanatçıları bir düşünün. Bilim ise bilinmeyeni bilinir, görünmeyeni görünür kılması bakımından nesnel olmak zorundaydı. Tarih boyunca, halkını dogmalarla idare edenlere karşı bulduklarıyla ve yaptıklarıyla ters düşen, engizisyonda yargılanan, yakılan bilim insanlarını düşünün. Eğer onlar çizginin öte tarafında yani siyasetçilerin, yönetenlerin (mutlak gücün) bulunduğu yerde olmayı tercih etselerdi; ne bir muhalif yazı yazabilir, ne karikatür yapabilir ne konuşabilir, ne bilinmeyeni bilinir ne de görünmeyeni görünür kılabilirlerdi.
Şimdi de sistemden yana olan ve onunla beslenen sanatçıları ve sözde bilimadamlarını göz önüne getirin. Gerçek anlamda uygarlıktan söz etmemiz için tüm insanlığın yine gerçek anlamda bilimadamına ve sanatçılara gereksinimi vardır.
24 Mart 2015 Salı
HADİ GEL, Bİ'ŞEYLER İÇELİM
Hazırlanması her kadın gibi makul bir zaman alırdı. Tam "hazırlandı, artık çıkıyoruz" derken, dişlerini fırçalardı. Kapıyı açıp dışarı çıkmak üzereyken birden üzerindekini beğenmedğini söyler, bir başka giysi giymek üzere gardrobuna gider, yeni baştan giyinirdi. Kapının yanında o, "hangi ayakkabıyı giysem" diye düşünürken, erkeği: "şunu giy" der ve bu kez işini kolaylaştırırdı. Renk ve uyum konusunda güvenirdi ona. Resim yapmasının verdiği bir yetenekti. O söyleyince uyumlu olacağına dair inancı artardı. Her zaman uyumluydu zaten. Erkeği, giyimine kimseyi karıştırmayan biri olmasına rağmen, zaman zaman kadın eli değmesine inanan biriydi ve halen öyleydi. Belki de bu yüzden güvenirdi kadın ona. Kadın: "Neden bu ayakkabıyı giymemi istedin?" diye sorduğunda; "Topukları diğerlerine göre biraz daha uzun, bana yakın ol" diye yanıt vermişti. Önceki günden erkeğe karşı bir kırgınlığı vardı. Haklı sayılabilirdi de. Birdenbire durdu, geri döndü, hızlı adımlarla eve doğru yürümeye başladı. Adam, olduğu yerde bekliyordu. Var olan ayakkabılarından topuğu en kısa olanını giymişti. "Koluna girdiğimde ya da elini tuttuğumda, elim askıda kalmış gibi olacak ama sen de beni öpmek istediğinde fazlaca eğilmiş olacaksın" dedi. "Peki öyleyse" dedi adam ve yürümeye balşadılar. "Mc Millan ve Karısı gibiyiz" dedi, adam. Güldü... Hava güneşli ve açıktı. Durgun ortamda ısıtıyordu hani. Bir de şu rüzgar esmeseydi. Poyraz hava sıcaklığını 8-10 derece düşürüyordu. Deniz kıyısında etkisi daha da fazla oluyordu. Terli vücudun sıcaklığını korumak gerekiyordu. Adam, kadının sırtını eliyle sıvazladı ve bastırarak vücudundaki teri iç katmandaki giysisine yedirdi. "Şimdi daha iyi" dedi Kadın. Geçen ayki fırtına sahildeki koca koca beton blokları karton gibi kaldırmış ve rıhtıma atmıştı. Suyun gücü... Görmese insan inanamazdı. Şimdi havaların durulması bekleniyordu. Böylece bırakılmazdı. Yazın üzerinde güneşlendikleri beton rıhtım, fırtınanın yarattığı bu olağanüstü güce dayanamayarak ölümüne direnememiş ve kendini doğaya teslim etmişti. Onlar şimdi yeniden yapılmayı bekliyorlardı. Onlarca yıl öcesinden birbirlerini tanıyorlardı. Genç yaşta evlenmiş, birlikte büyümüş sayılırlardı. Acıyı, sevgiyi, umudu, özlemi, kavgayı her şeyi birlikte yaşamışlardı. Aralarında kemikleşmiş bir sevgi vardı. Geleceğe karşı oluşturdukları zamana karşı korunma dürtüsünü birlikte geliştirmişlerdi. Kadın aniden durdu, denize döndü ve kollarını iki yana açtı. Poyraz arkadan esiyordu. Rüzgardan uçuşan saçları adalara kadar uzanıyordu sanki. "Tersine giden bir geminin pruvasındayım" dedi. Birlikte denizaşırı bir gemi yolculuğu yapmak isterdi hep. Erkeğinin en uyumlu halinin gezilerde olduğunu söylerdi hep. Onunla tatil yapmak için, herşeyi elinin tersi ile iteceğini dile getirirdi. Erkeğin bu en uyumlu halinin, tüm yaşantısında olması için de onunla tatilden vaz geçecek denli arzuya kapılırdı. Adam, 'rahatını seven' biri olduğundandı belki. Tatil de rahat olmak, kafa dinlemek için yapılmaz mıydı? Biraz sonra kollarını indirdi. Yüz yüze döndüler. Adam: "Hadi gel, bi'şeyler içelim" dedi..
19 Mart 2015 Perşembe
SİSTEMİN PARADOKSU ÜZERİNDEN CEZA İNDİRİMİ VE KUSURLU KURBAN!

15 yaşında ve 38 kiloluk vücuduyla diren(e)medi diye tecavüzcüleri ceza indirimi alan, bu kez başka bir yerde başka bir kurban, tecavüzcüsüne direnmeseydi hayatta kalırdı diye kusurlu bulunan ülke TÜRKİYE'dir..
18 Mart 2015 Çarşamba
Rachmaninoff Concerto No.3 "Solo"
Teknik olarak çalınması ne kadar güç ise ki, ("tam anlamıyla yorumlanabilmesi için üç el ya da 15 parmak gerekir" derler) dinlemesi de o kadar keyif verici eserin solo versiyonu.
15 Mart 2015 Pazar
UCUNDA DENİZ OLAN SOKAKLAR
İlhan Berk 9 eylül 1968'de güncesine şunları yazmıştı:
"Yine sokaktayım. Budapeşte'nin sokakları yok. Büyük, cadde gibi. Hele hiç çıkmaz sokağa rastlamadığım için üzülüyorum. Kentler çıkmaz sokaksız nasıl sevilir?"
Kötü planlama sebebiyle kendiliğinden ve yanlışlıkla oluşan çıkmaz sokaklara aşinaydık ülkemizde, büyük şairimiz bile bunun eksikliğini dile getiriyordu. Çıkmaz sokak, adı üstünde bir yere çıkmayan sokak. Yolun sonunda kalakalırsın. Filmlerdeki kovalamacalarda sonun geldiği yer gibidir. Ya sokakta oturanlar: Onlar için samimi bir ortam sunar. Sokağa yanlışlıkla girenler dıışında herkes tanıdıktır. Araba ile girdiğinde manevra yaparken kendini aptal gibi hissettiğin sokaktır. Sanki herkes seni izliyormuş gibi gelir.
Bir de denize çıkan sokaklar vardır. Çıkmaz gibi görünseler de özgürlik hissi veren sokaklar. Deniz bir çıkmaz olmadığından çıkmaz sokak tanımı salt arabalar için kullanılmış olmalıydı. Oysa ucunda deniz olan sokaklar başka bir huzur verirdi insana.
Murathan Mungan'ın dediği gibi:
Bak işte yaklaşıyor fırtına
Bak yine yükseliyor dalgalar
Yollardan sonra
Yıllardan sonra
Şarkılar söylüyor çocuklar
Yollardan sonra
Yıllardan sonra
Yeniden yanyana onlar
Ne geçmiş tükendi
Ne yarınlar
Hayat yeniler bizleri
Geçse de yolumuz bozkırlardan
Denizlere çıkar sokaklar
Sokak denize çıkıyorsa eğer, nasıl çıkmaz sokak olur? Yıllar öncesine kadar Fenerbahçe'deki "Iğrıp Çıkmazı" olarak adlandırılan yanıbaşımızdaki sokağın ismine bir anlam veremezdim. Öyle ya, ucunda deniz olan sokaktı. Deniz bir yere çıkmıyorsa eğer, dünya nasıl keşfedilmişti. İnsanoğlu denizlerle uzaklara gitmediler mi? Yeni yerler, yeni dünyalar keşfetmediler mi? Denize çıkan sokaklar, gündelik gerçeklik içinde boğulan/boğuşan kişiyi, özgürlüğe kavuşturan kapıdır. Belki de bize ait bir tanımlamaydı. Denize olan yabacılığımız yüzünden mi söylenmişti acaba? Denizin yanıbaşında yaşadığmız halde denizden uzak kalmışız yıllarca. Senelerce yüzme amacıyla denize rağbet etmeyişimizin de payı vardı kuşkusuz. Denizin bazı hastalıklara iyi geldiği ve doktorlarca tavsiye edilmesi ve bir taraftan gayrimüslimlerin de denize girmeleriyle denizle barışık hale gelen İstanbul halkının, yine gayrimüslimler tarafından işletilen sınırlı sayıdaki deniz hamamlarında denizle tanıştığını göz önüne alırsak neden denize çıkan sokaklara "çıkmaz sokak" dendiğini anlayabiliriz.
Mutluluk verendir, denize çıkan sokaklar. Yaklaştıkça denize, yosun kokusu gelir burnuna, içine dolar yeşil yeşil. Bir taraftan martıların sesi, diğer taraftan takaların sesi, daha da yaklaştıkça denizde yüzen sandalların suya düşen küreklerinin sesleri, özenle yazılmış bir senfoninin notaları gibi gelir kulağa. Denize çıkan her sokak, yeni bir dünyadır. Yeni bir umuttur, yeni bir hayattır ucunda deniz olan sokaklar. Şimdi geçse de yolumuz bozkırlardan, denizlere çıkacağımız günler de yakındır.
"Yine sokaktayım. Budapeşte'nin sokakları yok. Büyük, cadde gibi. Hele hiç çıkmaz sokağa rastlamadığım için üzülüyorum. Kentler çıkmaz sokaksız nasıl sevilir?"
Kötü planlama sebebiyle kendiliğinden ve yanlışlıkla oluşan çıkmaz sokaklara aşinaydık ülkemizde, büyük şairimiz bile bunun eksikliğini dile getiriyordu. Çıkmaz sokak, adı üstünde bir yere çıkmayan sokak. Yolun sonunda kalakalırsın. Filmlerdeki kovalamacalarda sonun geldiği yer gibidir. Ya sokakta oturanlar: Onlar için samimi bir ortam sunar. Sokağa yanlışlıkla girenler dıışında herkes tanıdıktır. Araba ile girdiğinde manevra yaparken kendini aptal gibi hissettiğin sokaktır. Sanki herkes seni izliyormuş gibi gelir.
Bir de denize çıkan sokaklar vardır. Çıkmaz gibi görünseler de özgürlik hissi veren sokaklar. Deniz bir çıkmaz olmadığından çıkmaz sokak tanımı salt arabalar için kullanılmış olmalıydı. Oysa ucunda deniz olan sokaklar başka bir huzur verirdi insana.
Murathan Mungan'ın dediği gibi:
Bak işte yaklaşıyor fırtına
Bak yine yükseliyor dalgalar
Yollardan sonra
Yıllardan sonra
Şarkılar söylüyor çocuklar
Yollardan sonra
Yıllardan sonra
Yeniden yanyana onlar
Ne geçmiş tükendi
Ne yarınlar
Hayat yeniler bizleri
Geçse de yolumuz bozkırlardan
Denizlere çıkar sokaklar
Sokak denize çıkıyorsa eğer, nasıl çıkmaz sokak olur? Yıllar öncesine kadar Fenerbahçe'deki "Iğrıp Çıkmazı" olarak adlandırılan yanıbaşımızdaki sokağın ismine bir anlam veremezdim. Öyle ya, ucunda deniz olan sokaktı. Deniz bir yere çıkmıyorsa eğer, dünya nasıl keşfedilmişti. İnsanoğlu denizlerle uzaklara gitmediler mi? Yeni yerler, yeni dünyalar keşfetmediler mi? Denize çıkan sokaklar, gündelik gerçeklik içinde boğulan/boğuşan kişiyi, özgürlüğe kavuşturan kapıdır. Belki de bize ait bir tanımlamaydı. Denize olan yabacılığımız yüzünden mi söylenmişti acaba? Denizin yanıbaşında yaşadığmız halde denizden uzak kalmışız yıllarca. Senelerce yüzme amacıyla denize rağbet etmeyişimizin de payı vardı kuşkusuz. Denizin bazı hastalıklara iyi geldiği ve doktorlarca tavsiye edilmesi ve bir taraftan gayrimüslimlerin de denize girmeleriyle denizle barışık hale gelen İstanbul halkının, yine gayrimüslimler tarafından işletilen sınırlı sayıdaki deniz hamamlarında denizle tanıştığını göz önüne alırsak neden denize çıkan sokaklara "çıkmaz sokak" dendiğini anlayabiliriz.
Mutluluk verendir, denize çıkan sokaklar. Yaklaştıkça denize, yosun kokusu gelir burnuna, içine dolar yeşil yeşil. Bir taraftan martıların sesi, diğer taraftan takaların sesi, daha da yaklaştıkça denizde yüzen sandalların suya düşen küreklerinin sesleri, özenle yazılmış bir senfoninin notaları gibi gelir kulağa. Denize çıkan her sokak, yeni bir dünyadır. Yeni bir umuttur, yeni bir hayattır ucunda deniz olan sokaklar. Şimdi geçse de yolumuz bozkırlardan, denizlere çıkacağımız günler de yakındır.
7 Mart 2015 Cumartesi
MASUM OLMAYAN SÜRÜCÜ İLE KALDIRIMI İŞGAL EDEN ARABADAKİ SİYAH TAKIM ELBİSELİ ŞİŞMAN GENÇ ADAM

Sokağa çıkarsın. Kaldırım dar ve yol boyunca ortasında ağaçlar varsa ve yan yana iki kişi yürüyemez durumda ise, önünde senden yavaş biri yürüyorsa, bir de karşıdan başka biri geliyorsa eğer, dalların altından geçerken eğilmeyi de sevmiyorsan, kaldırımdan iner, bir tarafına arabaların park ettiği sokağın kenarından yürümeye başlarsın. Bu sırada arkadan gelen otomobil, karşısından araba geldiği için yoluna otomobil hızıyla devam edemez ve mecburen senin yürüme hızında gider. Bunu bilen sen, uygun durumda kaldırıma çıkana dek yürürsün. Yürürsün ama, arkadaki otomobilden küfür notalarıyla klakson sesi gelir. Sola doğru başını çevirip bakarsın. Otomobilin direksiyonunda genç bir erkek, yanındaki koltukta da genç bir kadın, arkada 3-5 yaşlarında da bir kız çocuğu... Direksiyondaki adam bir taraftan kornaya basmaya devam eder, diğer taraftan sana yakın olan sağ camı açarken de eliyle kaldırımı işaret ederek "oradan yürü, oradan yürü, bak kaldırım var" der gibi işaretler yapar. Yanındaki kadın da onu destekler bir tavır içinde, dağdan gelip kaldırım görmemiş beni(!) anayol ya da caddede değil, sadece ve sadece yürüme hızından biraz fazla gidilebilen yolda, bir kaç metre yürüme hızında gitmeye katlanamayarak uyarmaya kalkarsa;
ben de ona, yanında kadın ve çocuk olduğundan kibarca derim ki: "Hiç kaldırıma park etmediysen haklısın." Ve şakınlıkla hiçbir şey söylemeden sessizce giderler. İlk taşı en masumunuz atsın misali.
Şehrin her tarafında, yollarda, ana caddelerde, sokaklarda arabaların kaldırımı işgaliyle karşılaşıyoruz. Durulması yasak olan yerde(!) park eden araçlardan tutun da, kaldırımı dikine kesecek şekilde duran araçlara kadar her türlü trafik ihlali var. Ancak bir yaya, değil yoldan yürümek, yaya geçidinden bile geçmeye kalksa araçların küfürlü kornalarına karşılık buluyor kendini. Arabalar kaldırımları işgal ederler ama yayalar mecbur kaldıkları halde sokakta da olsa yoldan yürüyemezler sözüm ona bu ülkede.
Geçen gün, caddenin kaldırımında yürüyorum. Kaldırım geniş. Her türlü yaya için olanaklı. Engelliler de düşünülmüş. Birden kaldırımı dikine kesen, siyah ve balina gibi bir arabayla karşılaştım. Şoförü içinde. Arkada telefonla konuşan, siyah elbiseli, beyaz gömlekli, siyah gözlüklü, çirkin ve şişman genç bir adam. Hani, paralarıyla egemenlik altına aldıkları güzel kadınları teşhir edercesine yanında taşıyan çirkin sanatçılar vardır ya, işte o türden bir adam. Bir şey söylemeden, araba yolu kestiğinden zorunlu olarak arkasından dolaşmak üzere kıvrıldım ve tam geçecekken bu kez olması gerektiğinden hızlı bir şekilde caddeden, yol kenarındaki binanın otoparkına girmek için kaldırıma çıkan araba ile burun buruna geldim ve ayağımı arabanın tekerinin altından zor kurtardım. Bunun üzerine döndüm ve yolu dikine kesen arabanın şoförüne: Burada durmaması gerektiğini, kaldırımı kapattığını, yayalar için tehlike oluşturduğunu söyledim. Bana, birini beklediğini, pek fazla sürmeyeceğini ve hemen gideceği şeklinde yanır verdi. Ben de karşılık oalarak: Caddenin sağına çekip orada beklerseniz olmaz mı? dedim. Caddede park yasağı var dedi. Polis gelirse ceza yazarmış. Kendisine yine de caddede beklemesini, park yasağı sorununun kendilerine ait olduğunu, benim ve başkalarının hayatını tehlikeye atmasına hakkı olmadığını, bu durumda engellilerin geçemeyeceğini anlatmaya çalışırken, telefon konuşması biten siyah takım elbiseli adam devreye girdi. Bu arada etraf kalabalıklaşmış ve herkes aramızda geçen konuşmaları can kulağıyla dinler olmuştu. Siyah takım elbiseli adam: "Fazla uzatmayın beyefendi, birazdan gidicez işte" dedi. Bunun üzerine ben: "Yolda beklemeniz kaldırımda beklemenizden daha az tehlikeli, 200 Bin dolarlık arabaya binersin, 200 lira ceza ödemekten korkup, kaldırımımızı işgal edersin, bu yetmezmiş gibi bir de neredeyse ayağımın ezilmesine sebep olursun. Siz uzatmayın da kaldırımdan çekin arabanızı dedim." Ben böyle söyleyince kalabalıktan da "çek hadi, kaldırımı boşalt, ayıp değil mi?" gibi sesler yükselmeye başlayınca, baktılar ki pabuç pahalı, kaldırımı ait olduğu kişilere terk ederek caddeye indirdiler arabalarını.
5 Mart 2015 Perşembe
GERİYE DÖNÜŞLERLE PARÇALARI BİRLEŞTİREREK GERÇEKLİK ALGISINA ULAŞMAK
Özellikle bir Haneke ya da (bazı) Brian de Palma filmi izlerken, film boyunca hiçbir şey anlamıyor ve sadece görüyoruzdur. Her iki yönetmeni de tanıyan sinema tutkunları, filmin sonuna kadar sadece görürler ve kendilerini ne olup bittiği hakkında fazlaca yormazlar. Yönetmen de zaten bize birşey anlatmaya kalkmaz sadece gösterir. Film bittiğinde tüm parçalar yerine konduğunda artık soru sorulmayacak kadar açıktır her şey. Her şey gün yüzüne çıkmıştır. İzlerken sadece gördüğümüz ve anlamadığımız parçalar birleşmiş ve gerçeklik algısı değişmiştir. Haneke'ye göre; "Gerçek her zaman parçalıdır. Gerçeği sadece fragmanlar yoluyla kavrayabiliriz. Gündelik deneyimlerimiz içerisinde sadece çok ufak parçaları görürüz ve bundan da azını anlayabiliriz ancak. Geleneksel, alışılagelmiş sinema herşeyi bildiğini, anladığını göstermek ister." İnsanlar yaşamıyor, sadece yapıyorlardır. Tören haline gelmiş gündelik alışkanlıklar tarafından esir alınan insanlar olduğumuzu söyleyen Haneke: "Sinemada anlatmamalısınız, göstermelisiniz der."
İnsan yaşarken de yaşamı parçalar halinde görüyor ve fakat anlamıyordur. Bir zaman sonra ve bir olayla birlikte tıpkı sinemada olduğu gibi geriye dönüşlerle, yaşarken gördüğü parçaları birbirine ekleyince gördüklerinden yola çıkarak gerçeklik algısını şekillendirebiliyor. Parçaları birleştirme olayından önceki gerçeklik algısı ile birleştirmeden sonraki gerçeklik algısının birbirinden farklı olduğunu görür insan. Parçaları birleştirme yoksa gerçeklik de yoktur. Tıpkı Haneke'nin "Yedinci Kıta" ya da De Palma'nın "Femme Fatal" filminde olduğu gibi.
Parçaları görmeye devam edeceğiz. Ta ki, ölene dek. Gün gelecek birleştirdiğimiz parçalardan gerçeğe ulaşacağız. Anlamını çıkardğımız parçalar son parçalar olmayacak. Birleştirilmeyen parçalar her daim kalacaktır. Öldüğümüz gün bile. Öldüğümüz ana kadar tüm parçaları birleştiremeyeceğiz çünkü.
Özel not: Çok uzun zamandır tanıdıığınız, sizin için her türlü fedakarlığa hazır olduğunu defalarca dile getiren, hep arkanızda duran, kısacası size "küçük oyuncu" gibi oynayarak gerçek kişiliğini değil (kıskanç, travmalı, kötücül, ikiyüzlü, yalancı, değişken, tutarsız) yarattığı algıdaki gibi (sevecen, içten, yardımsever, koruyucu, bilgili, dürüst, dost canlısı) tanıtan, çok yakınınızdaki kimse gün gelir kendini öyle bir eleverir ki; o günden sonra geriye dönüp gördüğünüz parçaları birleştirmeye başlar ve sonunda bir çok olayla ilgili gerçeğe ulaşırsınız.
Fotoğraf: İrina Ionesco albümünden.
İnsan yaşarken de yaşamı parçalar halinde görüyor ve fakat anlamıyordur. Bir zaman sonra ve bir olayla birlikte tıpkı sinemada olduğu gibi geriye dönüşlerle, yaşarken gördüğü parçaları birbirine ekleyince gördüklerinden yola çıkarak gerçeklik algısını şekillendirebiliyor. Parçaları birleştirme olayından önceki gerçeklik algısı ile birleştirmeden sonraki gerçeklik algısının birbirinden farklı olduğunu görür insan. Parçaları birleştirme yoksa gerçeklik de yoktur. Tıpkı Haneke'nin "Yedinci Kıta" ya da De Palma'nın "Femme Fatal" filminde olduğu gibi.
Parçaları görmeye devam edeceğiz. Ta ki, ölene dek. Gün gelecek birleştirdiğimiz parçalardan gerçeğe ulaşacağız. Anlamını çıkardğımız parçalar son parçalar olmayacak. Birleştirilmeyen parçalar her daim kalacaktır. Öldüğümüz gün bile. Öldüğümüz ana kadar tüm parçaları birleştiremeyeceğiz çünkü.
Özel not: Çok uzun zamandır tanıdıığınız, sizin için her türlü fedakarlığa hazır olduğunu defalarca dile getiren, hep arkanızda duran, kısacası size "küçük oyuncu" gibi oynayarak gerçek kişiliğini değil (kıskanç, travmalı, kötücül, ikiyüzlü, yalancı, değişken, tutarsız) yarattığı algıdaki gibi (sevecen, içten, yardımsever, koruyucu, bilgili, dürüst, dost canlısı) tanıtan, çok yakınınızdaki kimse gün gelir kendini öyle bir eleverir ki; o günden sonra geriye dönüp gördüğünüz parçaları birleştirmeye başlar ve sonunda bir çok olayla ilgili gerçeğe ulaşırsınız.
Fotoğraf: İrina Ionesco albümünden.
1 Mart 2015 Pazar
VASİYETİ

"Bir, benim kitaplarımı okuyan katil olmasın, savaş düşmanı olsun. İki, insanın insanı sömürmesine karşı çıksın. Kimse kimseyi aşağılayamasın. Kimse kimseyi asimile edemesin. İnsanları asimile etmeye can atan devletlere, hükümetlere olanak verilmesin. Benim kitaplarımı okuyanlar bilsinler ki, bir kültürü yok edenlerin kendi kültürleri, insanlıkları ellerinden uçmuş gitmiştir. Benim kitaplarımı okuyanlar yoksullarla birlik olsunlar, yoksulluk bütün insanlığın utancıdır. Benim kitaplarımı okuyanlar cümle kötülüklerden arınsınlar."
25 Şubat 2015 Çarşamba
RÜYAMDA 15 ŞUBAT
An olarak 14 Şubat itibariyle sıkıcı geçen şu son birkaç günün ardından, bir gece yatıp ertesi gün kalktığımda kendimi; şimdi hayatta olmayan annemin de sağ olduğu çok sevdiğim, çocukluğumun
geçtiği evde yine çocuk olarak buluyorum.
Bahçedeki, üzeri gül ve hanımeli ile kaplı kameriyede kahvaltımızı
yaptıktan sonra annem: “Bugün eski sevgilini görmeye gidiyoruz” diyor. “Peki”
diyorum. Ben ve annem kapıdan çıkıyor ve yürüyerek eski sevgilime gitmek üzere yola koyuluyoruz. Eski sevgilimin
evine geldiğimizde kendimizi takside buluyoruz. Ben: “Kaç lira tuttu diye
soruyorum”. Taksici: “Bugün sevgililer günü yanınızda sevgiliniz olsaydı sizden
para almayacaktım” diyor ve taksimetrenin yazdığı rakamı söylüyor,
ödüyorum. Üç katlı bir binanın önüne
geliyoruz. Binanın kapısından içeri girip merdivenleri çıkıyoruz. Daire kapısını yetişkin bir kız
açıyor. Bizi içeri buyur ediyor. Sobalı bir evin salonuna geçiyoruz. Biraz sonra Catherina Zeta Jones geliyor.
"Ben, eski sevgilinim" diyor. Orantılı vücudu, koyu kestane saçları ile, gösterişli ve güzel bi bir kadın. Biraz sonra çocuklarını
çağırıyor. "Büyük olan kız, tıp öğrenimi görüyor, küçük olan erkek uçak
mühendisliği okuyor" diyor. Üçüncüsü burada yok diyor. Evde bulunan
arkadaşları beni incelemeye alıyorlar. Uzaktan, yakından, profilden uzun uzun
gözlemledikten sonra, içlerinden biri, eline aldığı maşa ile sobayı
karıştırıyor. Gitme zamanı geldiğinde kapıya yöneliyoruz fakat kapının içeri
girerken kullandığımız kapı olmadığını, o kapının belli bir saatten sonra iptal
edildiğini, bizim başka bir kapıdan inmemiz gerektiğini söylüyorlar. Çıkmamız
gereken kapıya yöneliyor ve merdiven
sahanlığına geliyoruz. Aşağı inen merdivenlerin ters olduğunu görüyorum.
Ayaklarımızı basacağımız basamaklar ayağımızın altında değil, başımızın
üstünde. “Bu merdivenlerden annem inemez” diyorum. Bunun üzerine bir başka kapı
açıyorlar ve annemin oradan inebileceğini söylüyorlar. Herkes aşağı inmek üzere
gösterilen kapıya yönelirken, ben gitmemiş olduğumu ve odada kaldığımı görüyorum. Çok geçmeden eski sevgilim benimle sevişmek
istediğini, uzun zamandır görmediği için
çok özlediğini, onunla sevişmezsem, bundan sonra hiç kimse ile sevişemeyeceğimi söylüyor. Tüm olanlardan sonra çıkmak için kapıya yöneliyorum ve merdivenlerin kum ile
dolu olduğunu görüyorum. Kumları elimle ve ayaklarımla bir taraftan diğer
tarafa atarak basamakları açıyor ve dışarı çıkıyorum. Dışarıda yürürken, simokinli
ve papyonlu elbiseler içinde S.Y'yi görüyorum. Elinden tuttuğu
ve siyah-beyaz gelinlik giyen, rüyadayken tanıdığım fakat uyandıktan sonra kim
olduğunu anımsayamadığım bir kadınla evleneceğini söylüyor ve benim de kendisine nikah
şahitliği yapmamı istiyor. S.Y. bunları söyledikten sonra kendimi nikah salonunda buluyorum. Benden başka
Zizek ve Jean Vigo'nun da orada şahit olarak bulunduğunu görüyorum. Nikah memuru iki şahit yeterli
deyince, ben masadan kalkıyorum. S.Y. dört kez evet dedikten sonra
evleniyorlar ve nikah memuru her ikisine de Zizek’in, "Gülünç Yücenin
Sanatı: David Lynch’in Kayıp
Otoban’ı" adlı kitabını veriyor.
VAHŞİ BİR KIYIMIN ARDINDAN İDEOLOJİK YARDAKÇILIK VE İDAM ÖZLEMİ İLE KRALDAN ÇOK KRALCI OLMAK

"Soyunma odasında atılan eğitimli(!) bir tokadın anatomisi" başlıklı yazımı yazdıktan sonra haberi çıktı Özgecan Aslan'ın vahşice öldürülmesi olayının. Haberi okuduktan sonra kendi kendime; "keşke dedim, keşke" tüm şiddet olayları o yazımda ele aldığım olay kadar olsaydı. Ve işlenen bu cinayetin yanında ne kadar da basit ve ne kadar da hafif kalmıştı o tokat olayı. Yazmak için hem elim gitmedi, hem de yeteri kadar zaman bulamamıştım, bir de üstüne üstlük ağır bir grip geçirmiştim. Şu günlerde yazma fırsatı buldum ve unutulması mümkün olmayan hunharca cinayetin etkisi henüz geçmiş de değil. Tam o günlerde bu cinayet ilk değil, son da olmayacak derken, alperen esnafımız(!) tarafından öldürülen Gazeteci Nuh Köklü haberi ile içimiz bir daha acıdı. Hergün hemen hemen hergün ülkenin çeşitli yerlerinden yine vahşice öldürülen kadın, çocuk, yaşlı haberleri gelmeye devam ediyordu. Bu bir toplumsal çılgınlıktı. Bu cinayetlerin ve özellikle daha yirmisindeki genç kızımızın öldürülmesi karşısında hepimiz haklı olarak tepki gösterdik. Bu tür vahşi cinayetler, ceza yasasından kaldırdığımız fakat toplumun bir kesimi tarafından zihninde geriye atılan idam cezası isteğinin de yeniden gün yüzüne çıkmasına neden olmuştur. İş kahvehane kültürü seviyesinde konuşulup: "Sallandıracaksın meydanda bir kaçını bak bakalım bir daha oluyor mu?" ya getirilmiştir. Yaşananlar ve araştırmalar göstermiştir ki, çağdaş toplumlarda idam cezası da bir vahşettir. Ceza bir öç alma aracı değildir. Bunları söyleyenler öldürülen kızımızın Anne-Babası kadar sağduyulu olamamıştır. Birinci dereceden içi yanan, kavrulan Baba: "Benim kalbime ateş düştü, ben yandım. Evet, ilahi adalet tecelli edecek, buna da inanıyorum. Ama çözüm idam değil. Benim kızımın üzerinden tartışılması beni rahatsız ediyor." derken, bazı kesimlerin idam cazası istemesi "kraldan çok kralcı olmak" olmuyor mu? Suçluya aynını yapmak, işlenen suç kadar vahşi çözüm üretmek değil mi?. Tecavüze ve şiddete karşı olan bazı kişiler de bu gibi tecavüzcülere hapihanelerde tecavüz edilip cezalarını çekmeleri yolunda fikir üretiyorlar. Cezaevlerindeki suç yapıları içinden çözüm bulmak ve karşı olduğu tecavüz olayının yine tecavüzle cezalandırılmasını istemek, cezaya karşı öç ve kısas yolunun açılması anlamına gelir ki, bu da çağdaş toplumlarda düşünülmeyecek kadar ilkel çözümdür. Toplumsal düzeni bu şekilde koruyamayız. Hepimiz çağdaş toplum olmak yolunda ilerlemek istemiyor muyuz? Suç işleyen kadar vahşi ve barbar duyguların öne çıktığı bu durumda ondan aşağı kalan yanımız ne olur. Yankesiciliğin cezasının idam olduğu İngiltere'de (bir dönem), yankesicilik suçunun en çok yankesicilerin idam edildiği halka açık alanlarda işlendiği tespit edilmiştir. İdamların caydırıcı olmadığı araştırmalarla kanıtlanmıştır.
Olaydan sonra yaşanılanların bir diğer çarpıklığı da, artık o dereceye kadar geldi ki; vahşice işlenen suça bile ideolojiyi karıştararak egemen güçlere olan yardakçılıkta arzularına ve hırslarına gem vuramayan insanlar ile bu gibi kişilere karşı kadına şiddeti kınayanların adının da vaktiyle 'kadına şiddet'le anılması, 'topuktan vuranların' yardakçıya karşı kadını savunması da trajikomik ülkem manzaraları olmasıdır.
Özgecan'ın cenazesini kadınların taşıması ve "ona bir başka erkek eli daha değmesin" demelerini, kadınların bu vahşi kıyıma olan tepkisi olarak görmek ve anlamak isterim. Yoksa erkeklere karşı olan bir tepki olarak değil. Çünkü bunun bir erkek sorunu değil bir kafa sorunu olduğunu, Kepez'deki Okulun Müdür Muavini Kadın Eğitimci((!) okulda "taciz timi" kurarak göstermiştir. Bu kadın erkek egemen kültür öğretisini iyice içine sindirmiş ve benimsemiş demek ki.Yapılmak istenen, Pierre Bourdeieu'nun dediği gibi; "kültürel yeniden üretim kavramında egemen sınıfın kültürünün eğitim sistemi yoluyla nesilden nesile aktarılması sürecidir." Kültürel yeniden üretim, daha çok siyasal yapıların meşrulaştığı ve otorite elde ettiği bir süreç olarak görülebilir. Taciz timi eğer başarıya ulaşsaydı şu iki sonuç alınacak ve bir taşla iki kuş vurulacaktı. Birincisi, kızlar mini etek ve tayt giymekten vaz geçirilecekti. İkincisi, okullarda erkek öğrencilerin kız öğrencilere tacizi var denilecek ve çok arzulanan "karma eğitimden vazgeçme" senaryosu uygulanacaktı belki de "kızlar pembe otobüse" diyeceklerdi. Bu şiddet sarmalında ailelerin buna karşı çıkacağını sanmıyorum. Araştırmalar tacizin, egemen ve güçlü olandan zayıfa karşı yapıldığını göstermiştir. Taciz üstten asta yapılır. Toplumsal statüsü yüksek olandan, aşağıdakine yapılır. Cinsiyeti ne olursa olsun büyükten küçüğe yapılır. Bulunduğu konuma ve yaşına göre tacizde bulunan kadınlar da vardır. Kadınların da taciz de bulunduğunun "tanığı ve kişisi olduğum" gerçeği, Özgecan Cinayetinin vahşiliği gerçeğini değiştirmez. Erkekler erkekliğinden utanmasın, sorun erkek olmakta değil, zihniyette. Giderek kadın erkek düşmanlığı yaratılmasın. Yeteri kadar bölündük. Bir de erkek düşmanlığı sebebiyle bölünmeyelim. Erkeklere potansiyel tacizci gözüyle bakmak, zamanla paronaya seviyesine gelir ki, bu da kişinin sağlıklı iletişim kurmasını ve doğal olanı yaşamasını engeller.
13 Şubat 2015 Cuma
SOYUNMA ODASINDA ATILAN EĞİTİMLİ(!) BİR TOKADIN ANATOMİSİ

Ergin Ataman soyunma odasında 19 yaşındaki oyuncusuna attığı tokattan sonra: "Soyunma odaları, kişinin yatak odası gibidir" demiş. Soyunma odası da olsa, yatak odası da olsa bulunulan yerde kişi haklarına karşı işlenmiş bir suç var mı yok mu ona bakılır. Suçun işlendiği yer yatak odası olunca suç olmaktan çıkacak mı? Yatak odasında fetişist iki kişi var diyelim. Bu kişiler kendi arzuları ile bir takım fanteziler yaşıyor ve birlikte güzel vakit geçiriyorlar. Ya da hiç bir fantezileri yok, normal cinsel yaşamlarını yaşıyorlar. Buna kimsenin bir diyeceği olmaz. Hiç kimseyi de ilgilendirmez. Ancak taraflardan biri diğerini istemediği bir şeyi yapmaya zorlar ve incitirse, giderek şiddet kullanır, tokat atarsa artık odada olanlar "kimseyi ilgilendirmez" olayların dışına çıkmış demektir. Soyunma odası olarak bakacak olursak, teknik ve taktik konuşmalar, tartışmalar etik olarak soyunma odası dışında anlatılmaz. Ergin Ataman mantığına göre, yatak odasında uygulanan şiddet şiddet değildir ve dışarıda kimseye anlatılamaz. Yatak odasında şiddet gören kimseler; "burası yatak odası" diyerek hakkını aramaz ve şikayette buluınmaz ise, yatak odalarındaki şiddet nasıl önlenecek? Herhalde Ergin Ataman yaptığı şiddetin suç olduğunun farkında değil ve bunu normal bir yaklaşım olarak ve yatak odası örneğine göre normal bir cinsel yaşamla eş tutuyor olmalı ki, "soyunma odası yatak odası gibidir" demiştir. Ancak bir kimse yatak odasında isteyerek yaşadığı cinsel fantezilerini dışarıda anlatırsa, toplum tarafından ayıp olarak karşılanır ve kınanır. Bu modern olan her toplumda böyledir. Meraklıları yok mudur? Tabii ki vardır. Bu alanda yazılan kitaplardan çokça para kazanan ünlüler de yok değildir.
Olay üzerine bir televizyonun spor servisine çıkan ve olay hakkında görüşleri alınan ülkemizin "İlk prolisanslı" spor adamına göre Ergin Ataman'ın yaptığı son derece doğruymuş. Bu kişi aymazlığını daha da ileri götürerek bir de "ellerine sağlık Ergin Ataman" demez mi? O, bu sözleri söyledikten sonra dedim ki, meslek bilgisine haksızlık etmiş olmamak için (ne de olsa kişilik ayrı meslek bilgisi ayrıydı) "Sen işte bu yüzden, hak ettiğini düşündüğün yere gelemiyorsun." Bu sözümü tersinden söyleyecek olursak: "Kimse sana, sen bu olduğun için istediğin yeri vermiyor". Zât-ı âlileri Fenerbahçe'ye Teknik Direktör olmak hayallerindedir. Soyunma odasında ya da saha içinde bir Fenerbahçe'li Futbolcuya tokat at bakalım ne oluyor? Geçmişte buna benzer bir vukuatı vardır. Futbolcusuna tokat atmıştır. Karşılığında da hiçbir şey olmamıştır. Ülkemizde tokatın cezası yok! Suçsuz ceza olmaz mantığından yola çıkarak olsa gerek, uygulanmayan cezalardan tokatın da cezası yok! Milletvekili de tokat atmıştı.
Ergin Ataman Özel Yabancı bir okulda lise tahsilini yaptıktan sonra, İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesini bitirmiştir. Basketbol oynamış, yurt içinde ve yurt dışında bir çok kulübü başarıyla çalıştırmış, koçluk yetenekleri son derece gelişmiş iyi bir çalıştırıcıdır. Yani kısacası eğitimli bir eğitmendir. Ama hiçbir zaman bir Aydan Siyavuş ve Erman Kunter olamayacaktır. Dünya genelinde her dört kadından biri ve altı erkekten biri yaşamlarının bir döneminde aile içi şiddete uğramıştır. Buna soyunma odaları şiddeti dahil mi onu bilmiyorum! Şiddetin ve özellikle kadına şiddetin eğitimle düzeleceği savunulur. Burada sözü edilen eğitimin, Üniversite düzeyinde ya da daha fazlası olan lisans üstü eğitim olmadığı anlaşılıyor bence. Eğitim, konusu itibariyle gerçek anlamda şiddet karşıtı eğitim olmalı. Bir önerim de Ergin Ataman'a; gönül hiç istemez ama, sonuçlarını görmesi açısından karısına yatak odasında bir tokat atar mı acaba?
12 Şubat 2015 Perşembe
KARŞILAŞMA

Karşısına çıkan bütün engelleri yıkan ve hiçbir engel tanımayan güç ile, her türlü güce karşı ayakta duran ve hiçbir güç karşısında yıkılmayan engel karşı karşıya gelirse ne olur?
9 Şubat 2015 Pazartesi
KONUŞMA !

- Sevgili, neyi sevmiyorum, biliyor musun ? dedim.
- Neyi?
- Vaktiyle kötücül davranışlarına tanık olduğum ve karakter olarak sevmediğim ya da aynı toplulukta bulunmak istemediğim kişilerle karşılaştığımda (nezaketen) ayağa kalkmamın, şahsına hürmeten yaptığımı sanmasını.
- Hakkında ne düşündüğünü biliyorsa sanmıyordur.
- Biliyordur mutlaka, kendimi gizleyen biri değilim ama bunu anlayabilmesi için karşı kişinin en azından sorumlu ve kendini bilen biri olması gerekir. Kadın olduğunda sorun olmuyor. Kadın olması, davranışımın ne şekilde anlaşılacağı konusunda kaygı uyandırmıyor bende.
- Ya senden büyükse?
- Aile büyüğüm ise sorun yok. Böyle biri olduğunda ister nezaketen, ister şahsına hürmeten olması önemli değil. Kadın olunca yaş etkeni zaten ortadan kalkıyor. Yaşı ne olursa olsun kadının yaşı yoktur, kadın vardır. Ergenliğe kadar, "yavrum, çocuğum, kızım, oğlum, küçükhanım" diye hitap etmek onlar için belki de gurur okşayıcı oluyordur. Ergenlikten sonra, hele hele erişkin ve yetişkin hallerinde aynı şekilde hitap edemeyiz. Yetişkin bir kadına; abla, teyze, yenge, anne diye de hitap edemeyiz. En azından etmemeliyiz.
O yüzden benden büyük ya da küçük olması hiçbir şey değiştirmez. Takvim yaşı ne olursa olsun kadın olması yeterli.
- Peki ya kadın, bu davranışının salt nezaketen olduğunun farkındaysa.
- Kadına karşı yapılan bu olumlu davranış, şahsına hürmet edildiği veya edilmediği anlamına gelmez sevgili. Gerçekten şahsına hürmeten değil de, nezaketen yapıldığı anlamını çıkarıyorsa bu da olayın benim için olumlu yanıdır. Düşünsene; şahsına hürmet etmediğim bir kadına karşı, nezaket kuralları dışında davranmam kabalık değil midir?
- Öyle gibi görünüyor. Peki bu ikiyüzlülük olmuyor mu?
- Hayır, sanmam. İki yüzlülük olsa bile ki değil, her kadın toplum içinde incelikli davranış görmek ister. İkiyüzlülük olmasın diye, bir erkek de kendinin kaba ve hödük olarak tanınmasını istemez.Diplomaside de böyledir. Biribirine düşman iki devlet adamı ya da siyasetçi nezaket kuralları içinde konuşur tartışırlar. Hiç anlaşamaz iseler bile misafir taraf, karşı tarafa yeniden görüşme olanağı sağlamak için davet eder. "One minute" diplomasisi uygulanmaz yani. Sana anlattığım, Üniversite yıllarımdan bir anımı anımsa: Israrla dersine gitmediğim kadın öğretim görevlisinin, daha deneyimli ders hocamıza hiç olmazsa bir kez gelmem konusundaki ricasından sonra hocamızın bana; "ama o bir kadın, gitmelisin" demesi, bende kadınlara karşı farklı ve olumlu anlamda ayrıcalıklı davranma duygusu aşıladı sanırım.
- Orası öyle, ama bir kere bu yol pozitif te olsa ayrımcılık olmuyor mu? Kadınlar da kendilerine, erkeklere nasıl davranılıyorsa öyle davranılmasını istemez mi?
- Varsayımsal olarak öyle ama eğer o öğretim görevlisi kadın olmasaydı ben o derse hiç gitmeyecektim. Kadınlar bazı şeyleri erkeklerden daha çok hak ediyorlar.
- O halde bu bilgiler ışığında kadın erkek ayrımı var diyebilir miyiz?
- Tam olarak değil, aslında bir bütün olan davranış şeklini, (kadına karşı başka, erkeğe göre başka) bu ölçüde ikiye bölmüş oluyoruz.
- Peki bu bölme işini, kadının baştan zayıf olduğu ve onların korunması gerektiği şeklinde yorumlayarak erkeklerle eşit olmadıklarını söyleyenlere ne diyeceksin?
- Bunu söyleyenler, farkında olmadan erkeklere hizmet edenlerdir. Ben şunu görmüşümdür her zaman, masada bir kadın varsa o sohbet çok daha nitelikli ve çok daha hoş olmaktadır. Meze bitse de, sohbet bitmez. Bu da kadın (a davranış) farkıdır.
5 Şubat 2015 Perşembe
HAVA TAHMİNİ

Yarıyıl tatilinden istifade, bir-iki günlüğüne misafir olarak gelmişlerdi. Kadın: "Bloomberg'e bakabilir miyim?" dedi. "Bak" dedim, "neyi izlemek istiyorsan"...Ekonomiye merakından olduğunu sanmıyordum. Belli ki, bir yerlerde çalışan parası vardı. Böyle bir derdim olmadığından ekonomik gidiş hakkında kendimce yaptığım yorumlar dışında, televizyonlarda konuşan kimseleri dinlemeyi pek sevmem. Koca, koca adamlar, adının önünde bir sürü ünvan olan hocalar da daha önceleri konuşmamış mıydı? '94 ve 2001 krizleri çıkmadan bir gece önce ekonomiye yön veren(!) atıp tutan bu adamlar, ertesi gün yerin dibine girmişçesine kaybolmamışlar mıydı?
Açtığı televizyon kanalını can kulağıyla dinliyordu. Dolar kuru neden bu kadar yükselmişti? Hergün neden yükseliyordu? Efendim, nerede duracaktı? Kritik eşik neresiydi? falan...
Bağlanan her konuşmacıyı dinliyor, bir taraftan da altta geçen borsa rakamlarını okuyordu. Araya girmek için uygun bir an kolluyordum. Fazla geçmeden reklam arası verildi. "Bak" dedim, sana bir fıkra anlatayım: Vakti zamanında Kanada Ulusal Radyosu, hava tahmini yapmak için Kanadalı kızılderili bölgesine muhabir gönderir ve bu muhabir kızılderili davranışlarını izleyerek buradan çıkardığı yorumlarla hava tahmini yapar, bunu radyoya gönderir ve yayınlanırdı. Bizim muhabir, bir kızılderili köyünün karşısındaki alana yerleşir ve gözüne kestirdiği evlerden birini izlemeye başlar. Bir sabah baba kızılderili evden çıkar ve bir kaç odun kırar. Muhabir hemen merkeze haber geçer: "Bu kış erken gelecek". Ertesi gün kızılderili daha fazla odun kırar. Muhabir bunu da haber geçer: "Kış soğuk geçecek". Sonraki gün kızılderili gün ağarmadan evden çıkar ve önceki gün kırdıklarından çok daha fazla odun kırar. Muhabir, "Bu kış çok soğuk geçecek" diye haber geçer. Bir gün sonra sabah erkenden kızılderili bu kez çocukları ile dışarı çıkar, ormana gider ve getitrdikleri odunlar ile daha önceden ellerinde ne kadar odun varsa hepsini kırar ve istifler. Muhabir büyük bir heyecanla telefona gider ve haberi geçer: "Bu kış çok sert, çok soğuk ve çok uzun geçecek" der ve gözlemini tamalamanın verdiği rahat ve güvenle kızılderili ailesinin yanına gidip bu kez onlarla sohbet eder ve der ki, bizim muhabir: "Günlerdir sizi izliyorum. Kışın nasıl geçeceğini nereden anlıyor ve biliyorsunuz? Bu size atalarınızdan kalan bir miras mı?" diye sorduğunda, kızılderili: "Yok canım" der, radyoda adamın biri her gün "kış sert geçecek, soğuk geçecek" dedikçe ben de odun kırıyorum."
Kahkahası bittikten sonra, kadına bak dedim: Buradaki radyo istasyonunu, kızılderili'yi, kışı, odunu ve hergün konuşan muhabiri yerli yerine koyarsan doların neden yükseldiğini anlarsın.
28 Ocak 2015 Çarşamba
RÜYAMDA 28 OCAK
Kendimi rüya içinde rüya görürken buluyorum. Geniş ve büyük bir meydandayım. Meydanı dolduran kalabalık, kürsüdeki uzun boylu, dar omuzlu, geniş karınlı, pergel bacaklı adamı dinliyor, can kulağıyla... Konuşmacı; "ey ahali" diyor. "Efendim, diyorlar ki bunlar, neymiş efendim biz, lâtin harflerini bırakırsak medeni dünyadan uzaklaşırmışız. Sevgili halkım, bakın Japonya'ya Çin'e, daha yakına geliyorum Rusya, komşumuz Yunanistan latin harfleri mi kullanıyor allahaşkına! Sonra bunlar diyorlar ki, Miladi Takvimi bırakırsak batı ile nasıl entegre olacağız. Bakıyorum bugün dünyada miladi takvimi kullanmayan ülkeler de gayet rahat batı ile ilişkilerini ve ticaretini sürdürüyor. Bakın İran'a, Suudi Arabistan'a. Bunlar eğer batıya entegre olamasaydılar, nasıl satacaklardı ürettikleri petrolleri. Takvimi farklı diye ticaret yapamayacaklar mıydı? Efendim bu ülkelerde hafta tatili de Cumadır. Biz gene buradan bakarak hafta tatilini cuma günü yapsak, efendim Avrupa ile iletişimimiz bozulur diye basbas bağırır bunlar. Kuveyt, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri'ne geliyorum, bunların hepsinde hafta tatili Cumadır. Bakın Katar Dünya Kupası düzenlemeye aday, hatta aldı bile. Şimdi biz, modern çağa geçişle birlikte kabul ettiğimiz metrik sistemden çıkmak istesek bunlar yine karşı çıkar. Bakın Amerika, teknolojisi ile her şeyiyle ayak, yarda, mil gibi ölçüleri kullanıyor. Bir de Myanmar var tabii... Onlar da metrik sistemi kullanmıyor. Arkadaşlar,
yani biz bir defa bu tür gelişmiş ülkelerde de kullanılan ölçüleri kullanacağız. Bu ölçüler ve sistemler... Lütfen ülkemizde bu sistemler kullanılmaz diye bir şey düşünemeyiz. Bunlar olağan
şeylerdir. Dünya Literatüründe var bu gibi şeyler, bunu buradan söylüyorum..." Konuşma bitmeden fenalaşıyor, bu kâbustan uyanmak isytiyorum. Gözlerimi, rüyadayken gördüğüm rüyadan kapının çalan zil sesi ile açarak uyanıyor ve canımı kurtarıyorum. Kapıyı açtığımda karşımda marketin çırağını görüyorum. "Yarın cuma, kapalıyız, sipariş verdiğiniz üç okka domates ile Hicri takviminizi getirdim" diyor.
27 Ocak 2015 Salı
Demis Roussos
Güle güle iri cüsseli adam. Sen olmadan olmazdı, kızlı-erkekli dans toplantılarımız. Her ne kadar erken müzikten kesildiysen de, müziğinle dans etmiş olanlar hâlâ yaşıyor ve bir kral olmasan da gönülden yasını tutacaklardır.
24 Ocak 2015 Cumartesi
UNUTMA!

"Biz unutkan bir ulusuz. Unutuyoruz olan biteni. Ve anaları, çocukları, gözleri yaşlı bırakıp gidiyoruz..."
Ortadoğu, emperyalizmin kol gezdiği, terör örgütleri ile istihbarat örgütlerinin kanlı ve kirli oyunlar oynadığı karanlık bir dipsiz kuyudur. Bu karanlık ve dipsiz kuyuda cinayetler birbirini izler. Halk deyişi ile Ortadoğu'da "kimin eli kimin cebindedir" bilinmez. Kim, kimi neden öldürüyor? Bu soruların yanıtlarını anında bulmanın olanağı da yoktur. Olaylay yıllar sonra aydınlanır. O da bir kısmı!
(Cumhuriyet, 27 Eylül 1992)
23 Ocak 2015 Cuma
NEFRETİN İKİ BOYUTU

Uzun yıllardan beri annesi ile görüşmüyordu. Çocukluğunda annesi tarafından terk edilmişlik duygusunun kendisinde oluşturduğu nefreti sürekli büyütmüştü ve annesini söküp atmıştı içinden. Ergenliğe kadar dayısı ile birlikte yaşamıştı. Babasının düzensiz bir yaşamı vardı, bir çocuğun sorumluluğunu alacak olgunlukta olmadığından dayısı bakmıştı kendisine. Sonrasında varlıklı bir aile ile yurt dışına gitmiş, uzun yıllar onlara ev işlerinde yardımcı olmuştu. Yetişkin yaşlarda yurda döndüğünde tanışmıştı deniz subayı olan kocasıyla. Kısa süren birliktelikten sonra evlendiler. Güzel bir kız çocukları oldu. Şimdilerde ergenlikten yetişkinliğe geçiş dönemindeydi. Kızlarını iyi yetiştirmişlerdi. Yaz ve kış tatillerinde kocasının ağabeyinin evine gelirler, bir kaç gün kalırlar, oradan da asıl tatillerini geçirecekleri yere giderlerdi. Yani transit geçiş noktasındaydı ağabeyi. Bu da onları senede en az iki üç gün gibi kısa bir süre de olsa görmesini sağlıyordu. Bu sömestri de gelmişlerdi. Tatilden bir hafta önce gelip, hem abisinde kalmak hem de yurt dışı kayak tatilerini uzatmak için böyle yapmışlardı. Gitmeden önce bir akşam oturuyor, konuşuyorlardı. Aileden avukat olan birinci derece yakınlarının kendilerine bazı evraklar verdiğini ve gerekenleri yaptığını söylediğine tanık olurlar ağabeyi ile karısı. Durum üzerine, yaptıkları açıklamada; çocukken kendisini terk eden ve yıllar boyu nefret beslediği annesinin ölmüş olduğunu, varisi olarak kendisine kalan borç tebligatından öğrendiğini ve bunun üzerine karşı dava açtığını anlatır. Buraya kadar herhangi bir terslik yoktu. "Lanet olsun, yıllar boyu ne verdin de bir de borç bırakıyorsun...değil şu kadar ...bin lira, yüz lira da olsa ödemem, Allah rahmet eylesin bile demem, hayatımdan nasıl çıkıp gittiysen, bu dünyadan da öyle def olup gidersin işte" der. Bu sözleri duymak odada oturan hiç kimseyi şaşırtmamıştı. Aksini bekleyen de yoktu. Devamında; "Borç bırakacağına bari biraz para bıraksaydın" der. Hali vakti yerinde, paraya gereksinimi de olmamasına rağmen bu sözler çıkıvermişti ağzından. Bunun üzerine dayanamayan ağabey sorar: "Para bıraksaydı alacak mıydın?" der. O da, "alırdım tabii, neden almayayım" der. Ağabey de; "ne bileyim, biraz evvel annen için onca lanet okuduktan sonra, "para bıraksa alırım demeni çelişkili buldum, en azından alıp bir vakfa bağışlardım diyebilirdin" der ve karsının uyarısıyla konunun üzerine fazla gitmez ve tartışma da uzamadan kendiliğinden biter.
17 Ocak 2015 Cumartesi
PUBERTİK TRAVMA

Orta yaş kadınlarının bir ergen gibi davranır olduğunu gözlemliyorum. Yetişkinliğe ilk adım evresi olarak adlandırılan ergenlik, bireyde çocuksu davranışların yerini yetişkin davranışlarının aldığı bir dönem olarak tanımlanıyor. Peki yetişkin bir bireyin yani orta yaşı geçmiş bir bireyin tutum ve davranışlarının bir ergen gibi olması nasıl açıklanıyor olabilir? Bu durum herkes için aynı mıdır yoksa kişiden lişiden kişiye değişkenlik gösteriyor mudur?
Vücut hormonlarından cinsiyet ile ilgili olanların üretim hızındaki artışın tavan yapması dış etmenlerin ötesinde kişide değişiklikler oluşmasına neden olur. Vücuttaki değişiklikler kişide karışık duyguların yaşanmasına ve hatta bazen kişinin kendinden utanmasına kadar varan sonuçlar doğurur. Sonuç olarak depresif tavırlar başlar, duygularında kararsızlıklar görülür. Davranış ve tutumlarında anlık değişkenlik gösterirler. Hayalcidir, gerçekten uzaklaşır. Kendini yorgun hisseder. Yalnız kalma isteği hakimdir. Kendisi ile başbaşa kalıp yaşadıklarının muhasebesini yapmak ister. Yaşadığı bedensel ve hormonal değişime tabi olarak çevreden çekinebilir ve bunu dışaruya hissettirmemeye çalışır. Yeni şeyler deneme merakı içindedir. Bu dönemde desteğe çok ihtiyacı vardır. Fark edilmek ister. İlgi görmek ister. Yeme bozuklukları başlar. Aile içinde bulamadığı desteği dışarıda arayabilir ve bu dönemde kötü arkadaşlar edinebilir. Zaman zaman agresif davranabilir ve bunda artış da görülebilir. Böyle durumlarda onunla konuşmaya çalışmak ve kendisine soru sorup yanıt baklemek anlamsızdır.
Kadınlar menopoz dönemlerinde de vücutlarında bir takım değişikliklerle karşılaşırlar. Bunlar tıpkı ergenlerde olduğu gibi hem hormonal değişiklikler hem de fiziksel ve ruhsal değişiklikler şeklinde olmaktadır. Yaşam kalitesine ve genetik faktörlere bağlı olarak bazen erken gelen menopoz; üremenin sona ermesi, hayatın olumsuz anlamda değişimi anlamına gelmemelidir kişi için. Bu hiç bir zaman kötüye gidiş olarak anlamlandırılamaz. İnsan vücudundaki fiziksel, cinsel ve ruhsal değişimler kişileri hangi yaşta ve ne sebeple olursa olsun aynı tür davranışa doğru itmektedir kanımca. Nedenleri ve sonuçları birbirinden faklı da olsa yaşamın farklı farklı evresinde de olsa, vücuttaki değişimler erişkin ve orta yaşı geçmiş bir kadının (burada orta yaş, Cahit Sıtkı'nın orta yaşı değil, daha ilerisidir) davranış ve tutumlarının ergen davranışları gibi olduğu kanısını güçlendiriyor.
14 Ocak 2015 Çarşamba
RÜYAMDA 13 OCAK

Mahallenin alt sokaklarından birinde kim olduğunu bilmediğim çocuklarla gazoz kapaklarını vurma amacına dayalı bilya oyunu oynuyoruz. Bir süre sonra yine çocuk yaşlarda olan komşumuzun kızı gelip annemin doğum yaptığını haykırıyor. Hemen oyunu bırakıyorum ve birlikte eve doğru koşmaya başlıyoruz. Koşarken onun gözlerine odaklanıp ve düşmemek için büyük dikkat göstererek "kız mı, oğlan mı?" diye soruyorum. Eve doğru koşarak geldiğimiz halde kendimizi bisikletimizden inerken buluyoruz. Evin kalabalık, doğum yaptıran Ebenin de henüz gitmemiş olduğunu görüyorum. Ebe, beni de doğurtan bayan A. Annemi ve bebeği soruyorum. Gösteriyor. Yanına gidiyorum. Annemin kucağında yeni doğmuş kendi bebekliğimi görüyorum. O anda, doğumdan önce yaşadığıma emin olmak için, birlikte geldiğimiz kıza biraz önce beni bilya oynarken görüp görmediğini soruyorum. Kız bana yanıt veremeden kendimi İlkokulumdaki sınıfımda buluyorum. Teneffüse çıktığımda bahçede ayrı bir binada bulunan tuvalete gidiyorum. Tuvaletin duvarlarında ortaokul öğretmenim hakkında yazılmış kötü amaçlı ve cinsel içerikli yazılar okuyorum. O sırada orada başka bir öğrencinin de olduğunu görüyorum. Dışarı çıktığımda Müdür Muavininin beni çağırdığını öğreniyorum. Sınıfa girmeden Muavinin odasına gidiyorum. Beni tuvalet duvarlarına öğretmenim hakkında kötü şeyler yazmakla suçlayarak dövmek istiyor. Tuvalet binasında bulunan diğer öğrencinin bana iftira attığını anlıyorum. Muavin, el parmaklarımı birleştirerek yukarı doğru çevirmemi söylüyor. Elindeki cetveli salayarak "bakalım bir daha yazacak mısın?" diyor. Ben haksızlık ettiğini, kendimi haksız yere dövdürmeyeceğimi söylüyor ve hızla odanın kapısına doğru koşuyor ve kapıyı açarak sınıfıma kaçıyorum. Sınıfta ilkokul öğretmenim olacağı halde karşımda Ortaokul öğretmenim Bayan M.G.'yi görüyorum. Ortaokul öğretmenimin orada ne işi olduğunu ve daha birbirimizi tanımadığımız halde beni nasıl bulduğunu merak eden gözlerle kendisine bakıyorum. Bana, ne olduğunu neden geç kaldığımı soruyor. Ben de kendisine olanları anlatıyorum. Bir hışımla sınıftan çıkıp, Muavinin odasına dalıyor. Çok geçmeden geldiğinde; "bir daha sana bir şey yapamaz ve dövmeye kalkışamaz" diyor ve ona; "benim en iyi öğrencime, bir daha kaba kuvvet uygular, dövmeye kalkar ve haksız yere suçlamada bulunursan, karın ve çocukların seni terk eder" dediğini söylüyor. Sonra yanıma geliyor. Bu arada kendimi erişkin olarak görüyorum. Boynuma sarılıyor ve bekaretini bana verebileceğini fısıldadıktan sonra dudaklarımdan öpüyor. Çok güzel bir kadın olan öğretmenimin bu çıkışı karşısında şaşırıyor ve bütün sınıfın gözleri önünde, kendisinin benden yaşça çok büyük olduğunu, benim ileride de yanımda güzel bir kadın görmek isteyeceğimi, sonraki yıllarda bu farkın daha da belirginleşeceğini anlatmaya çalışacağım anda her zamanki gibi neyle uyanıyorum dersiniz?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)