24 Aralık 2015 Perşembe

SEÇME CIVILTILAR 5


Aynı hataları tekrarlamak ve aynı acılara karşılık bulmak eklem çıkığı gibidir. Aynı yerden çıka çıka kanıksar insan, artık ilk günkü gibi acı vermez.

Herkes arzu ettiği hayatı, arzu ettiği kişi ile yine kendi istediği ve tasarladığı gibi yaşamalı. Çok değer verilen ve bacakların arasında bir kelebek gibi saklanan ve korunan bekâretler; hiç tanınmayan ve de sevilmeyen ve belki de hiç sevilmeyecek olan kişiye, evlilik sonucunda bırakılacak kadar değersiz mi?


Yalanla yaşamanın bedelini, sonraki kuşaklar çekiyor ve ağır ödüyor. Yalan, başka yalanları doğuruyor. Olgunun yaşandığı anda, gerçeklerle yüzleşmek belki kişiye o an için acı verecektir ama yalanla o olguyu kapatmaya çalışmak hem kendine ve hem de gelecekte masum olanlara zarar verecektir.
 
Sevgiliden yoksun bir dünyada isen, ışık senin varlığını farketmez. Karanlıktasındır. Çünkü sevgili, ışığı sana yansıtan, ulaştırandır. Sevgilisizsen eğer, ışık herhangi bir yansımaya uğramayacağından evrenin içinde kaybolup gider. Gün ışığının "fazla onsuz olması gözlerine" sevgilisiz olduğundandır.

 Sanatçı zaman içinde kendiyle yüzleşmeli, yapıtlarını evrensel sanat yapıtlarıyla kıyaslamalıdır. Bunun sonucunda hâlâ yaptığının sanat olduğunu söyleyebiliyorsa yoluna devam etmelidir. Yerinde duran sanatçı aslında geri gitmiş demektir. Herşey ilerlerken sanat yapıtları yerinde sayıyorsa, yapıt sahibi kendini tekrar etmekten kurtulamaz. Sonunda eserleri(!) kendi gibi ilerleyemeyen alt beğeni düzeyindeki kitleler tarafından tüketilir hale gelir. Bir de tek atımlık barutu olan sanatçılar vardır. Onlar bir yapıt meydana getirir ve sonra sanat dünyasından çekilirler. Sanata saygılı böyleleri istisnadır.


6 Ekim 2015 Salı

SEÇME CIVILTILAR 4

 

****Çok uzaklaşmak isteyip de gittiğin zamanlarda, gittiğin yerde kendine yakınlaşırsın. Kendinden uzaklaşma korkusunu aşarak, ruhunu kuşatan bedeninin içinde kalmayı başarır, kendini bulursun. Uzaklaşmak bu bakımdan iyidir.

****Yürürken kendiliğinle aynı hızda kalırsın. Bu da yaşadığın gerçeklikten kurtulmanı engeller. O yüzden koşman gerek. Koşarsan kendiliğini geçer, geride bırakırsın, arkada kalanlar da hiç olur. 

 ****Söylediklerinin ve yapmak istediğin eylemlerin kendince bir sakıncası yoksa,  kendini fazla sıkma ve toplum tarafından gözetim altında olduğun hissine kapılmadan gerçekleştir. Yapmak istediğin eylemler gündelik gerçeklik içinde olağan şeylerse kesinlikle vaz geçme.. Bunun yetişmekle bir ilgisi yoktur. Delilik de değildir.
Yaşanılmaz bir dünyada var olabilmek için geliştirdiğin bir strateji olarak düşünürsek; bunu gerçek yaşamına doğru kaydırmışsın demektir. Bunları yaparken yabancılaşma hissine kapılma ve kafana takma.


****Çağdaş yaşam ve toplumsal örgütlenme alanlarında ileri toplumların gerisinde kaldığımız halde, bilim ve teknolojide de ileri olan bu toplumların ürettiği ve tükettiği metaları (her türlü teknolojik ürün, ticari mal ve tüketim malları) olduğu gibi ithal yoluyla satın alıp kullanmaktan çekinmeyiz de; neden onların ürettiği akıl, bilim ve felsefeyi yaşamımızın sosyal ve kültürel alanlarına uygulamayız? Uygar insan, kendi üret(e)mediği ve üretmek için kolunu bile kıpırdatmadığı lüks araçları sırf paraSI var diye satın alıp, gövdeleri üzerinde taşıdığı en gerici düşüncelere sahip kafalarını, bu lüks araçlar içinde gezdirenlerden olamaz.

27 Ağustos 2015 Perşembe

SEÇME CIVILTILAR 3

 


***Bütün gün yalnız bıraktığın yatağının sana duyduğu arzu kadar o da sana arzu duyuyorsa kaçınılmaz aşk budur.

***Libido, kişinin kendi organizmasında ve karşı cinsle iletişiminde özgürce davranmasaydı hayatın nüvesinden bahsedemezdik. İşte tam bu noktada, hayatı ahlâkın hizmetinde gören bizim gibi toplumlar geliyor gözümün önüne. Çok şeyi söylemek istediğimiz halde konuşamadığımız gibi.

***Üstesinden gelinmesi gereken en önemli şey; kadınlığa dair tüm özelliklerine küsmüş ve de doğasından sapmış, depresif ve silik bir görüntü çizen kadın tipinden her zaman kurtulunması gerektiğidir..

***Her saat başı tekrar öldüğünü hissettirecek an'da takılıp kalmaktan kurtul. Eski sevgililerini unut. Aşk için; 'seyrettiğin çok güzel bir film olduğunu, film bittiğinde belki biraz koltuğunda çakıldığını ama sonunda sinemadan çıkıp gittiğini' düşün. Bir başka güzel filme kadar...

***Bildiğimiz gibi, kış gelince, yazlık giysiler dolabın üst raflarına kaldırılırken kışlık giysiler elimizin altında ve gündelik hayatımızda olur. Sanki kış geldiği zaman giysileri değil de depresyonu saklı olduğu yerden çıkarır ve kışlık giysi gibi üzerine giyer kimileri. Bütün kış süresince onunla yaşar. Halbuki, tıpkı giysilerimizi çıkarıp askıya astığımızda ya da dolaba kaldırdığımızda onu da üzerimizden çıkarmayı bilmeliyiz. Bunu yapamıyorsak üzerimizde olduğu halde onunla hoşça vakit geçirmenin yollarını aramalıyız. Daha şimdiden kestaneleri sobanın üzerine sermeyi hayâl etmeyi, daha soğuk günler için sıcak şarabı düşlemeli, pencere kenarında  şarabını yudumlarken yağacak karı düşünmeliyiz. Hem evde hem dışarıda yapılacak bu ve buna benzer şeyler varken, hiç kimse depresyonu üzerinde fazla tutmasın...

***Hayat sürekli bir yanılma öğrenme durumudur. Kendi içinde çözümü yoktur. Yollardan birinin seçimi arzuların ve ona karşı olan içimizdeki güçlerin çekişmesidir. Bunlar yaşıyor olduğumuzun kanıtlarıdır. Hiçbir şey duymamak daha mı iyidir? Hayat, iyi olan ile şeytansı olan arasında var olan gerilimdir. İnsanlar iyi olandan da şeytansı olandan da paylarını almışlarıdır. Bütün bunlara rağmen kendimizi değişemez olarak nitelememiz gerçekçi değildir. Yanılma ve öğrenme sonucunda elde ettiğimiz deneyimler, bizlerin hayatı daha başka şekilde karşılamamıza neden olacaktır. Gün gelecek; seni hiç şaşırtmayan o an geldiğinde, değişmenin de sonu gelmiş ve sen herkesi anlıyor ve kendini de tanıyor olacaksın.

22 Ağustos 2015 Cumartesi

SEÇME CIVILTILAR 2



          *** Bir kadın ile bir erkek arasında yaşanan birliktelik; kadın açısından bakıldığında, kırılmak üzere olan büyükçe bir cam parçası üzerinde yürümeye benzer. Her an yaşanabilecek bu kırılganlık kadının tüm bedenini saracaktır. Kadın, camın ilk kırıldığı anda yürümeyi bırakmayacak ve daha dikkatli adımlarla yürüyüşünü tamamlamak isteyecektir. Ne kadar dikkat edilirde edilsin kırılmalar devam edecektir. Cam üzerindeki her çatlak, kalp kırığına dönüşecektir ve artık tamir edilmez boyutta kadını yaralayacaktır, ta ki çatlayıp kırılmayan daha esnek, daha dayanıklı ve adımlarınızı üzerinde yumuşatacak bir cam parçası bulana kadar.

           ***Hiçbir şey önceden belli değildir. Kuram, gerçekleşenler üzerinden istatistiki metodlarla belirlenmiş olup, meydana gelen olaylarla doğrudan bir ilişki kurmak metafizk bir yaklaşım olur. Kendini ferah tut, kozandan çıkıp gönül rahatlığı ile kanat çırpıp uçabilirsin. Hep larva olarak kalamazsın ya. Bence, kelebek etkisinden anlayacağımız, dünyanın biryerlerinde insanları harekete geçiren olayların, başka bir yerde de tepki bulması ve katılımıdır. '68 gençliği hareketi gibi. Fransa'da başlayıp, dünyanın başka yörelerinde ve Türkiye'de de etkileşim bulan hareketti. Ben bunu anlıyorum. Mistik olarak yorumlamaya kalkarsak bu insanı içinden çıkılmaz ve hareket edemez hale getirir. Etrafımızda olan bitenden sorumlu olduğumuz sonucunu çıkarmamıza neden olur ki, bu da insanı başka boyutlara taşır, kendinden uzaklaştırır.

          ***Uygar olmayı yüksek derecede empati kurma ile ilşikilendiren psikanalizm, mağdur olan tarafla kendilerini bir tutarak insanların suçluluk duygularını vicdanlarında aşmalarını ortaya çıkarmıştır. Bu gerçekten mümkün müdür? Empati kurarak bunu eyleme dönüştürebilir miyiz? Üzülerek ve vicdanımızda özdeşim kurarak bu gerçekle baş edebilir miyiz? Bununla baş edebilmek için aynı gerçeklik üzerinden yola çıkmak gerekir. Ancak bu şekilde yüzleşebiliriz. Empati bu yüzden eylemsel değil kâğıt üzerinde kalmaya mahkûm bir söylemdir. 'Hepimiz ötekiyiz' sözünün eylemsel olmadığı gibi.

          ***İnsanın gözlerini dolduran en acı hikâye; genç yaşta biten yaşanacak koca ömürlerin, birlikte yola çıktığı kişiyi bırakan ve/veya bırakmak zorunda kalan insan bencilliğinin, kendini kurtarırken mutluluğu ve geleceğini bir başkasının daha büyük bir acı ve yalnızlığında aramanın, güçsüz ve sakat olanı yaşamından çıkaran yirmibirinci yüzyılın ilkel insanının fotoğrafıdır.

15 Ağustos 2015 Cumartesi

SEÇME CIVILTILAR 1



Sesler, yüzlerden daha önemlidir tanımak için. Sesini duymam gerek.

Ayrılma anındaki algı, kişinin "acı" duygusunu besleyerek yaşadıklarını onarmaya çalışır. Gözün rimelli olup olmaması bu yaşam dizgesi için pek önemli değildir. Elindeki rakı kadehi ise, bu yas sürecini geçirirken çekeceğin acının dayanılır olmasını sağlayacaktır.

Bölgemizdeki savaş durumu gündemden kaçmak isteyenleri bile yakalıyorsa, durumun vehameti ortadadır. Her yerden akıyor. He yerde yakalıyor. Dünya hiçbir zaman küresel olarak aynı anda her yerde barışa kavuşamadı.

Mümkün olanın; kadınlığı kadından sıyırarak mutlak bir dişi imge yaratılabilecek olması iken, erkeğin, kadını bastırarak etkisizleştirmek istemesi onun daha çok kadınlığa dönmesini sağlamıştır. Velhâsıl kadın, kadın olunca güzeldir.

 Bir doz kıskançlık iyidir. Fazlası yan etki yapar.

 Bir sevgili olup, bir kalpte saklanmak gibisi yoktur.

Kendisinden kurtulmanın imkânsız olduğu bir hayal. Odaklandığın yokluk, aslında varlığındır ki, o sende yaşayan bir imgedir. Şöyle bir fotoğraf makinası olsa; sadece karşısında duranları değil de, hayalindeki yüzü de algılasa, kendisi için bu güzel "yokluk" dizelerini yazarken.

Şu aralar duymaktan hoşlandığım en güzel söz: "Buradayım."

Öyle bir yerdeyim ki...

Yuh Yuh Soyanlara

1 Ağustos 2015 Cumartesi

SİYASET DIŞI



- Sevgili, en değerli kazanımın mutluluğundur. Her iki cins için de yanıbaşında duran ve çok şeyini paylaştığın kişidir.
- Nereden çıktı şimdi bu?
- Çevrendekiler, ilk zamanlar hayattaki maddi kazanımlarınla ilgilenir. Onların ruh hallerindeki seyir, senin edindiklerine koşut olarak değişkenlik gösterir. Örneğin daha güzel bir çevrede yaşıyorsan, daha güzel bir evin varsa ya da onun sahip olduğundan daha güzel bir arabaya biniyorsan, daha güzel yerde tatil yapıyorsan sürekli kıskanılırsın. Bu tür insanlar önceleri yaşam kaliten, bilgin, kültürün, görmüş geçirmişliğin, sosyal yaşantının kalitesi ile, sanat, bilim, edebiyat, müzik gibi üretilen herşeyden tüketimde payını alıyor olmanla ilgilenmezler. Onlar için varsa yoksa maddi kazanımlarındır. Bunlardan birini kaybetmen, evin kedisi için hindili yaş mama neyse onlar için de en değerli besindir. Giderek her kaybettiğin için ruh halleri mutluluk hormonu enjekte edilmiş gibi yükselir. Kendilerini daha iyi ve daha güvenli hissederler. Çünkü yarışacakları maddi ögelerden bir tanesi daha azalmıştır. Sözüm ona senden üsttedir. Bu durum kendini daha iyi hissetmesine ve sana daha iyi davranmasına yol açacaktır. Seni kendine rakip olarak görmemeye başladıkça davranışları da kıskançlığı ile ters orantılı olarak değişecek ve önceleri çatır çatır çatladığına tanık olduğun kişlerin sana karşı ilgisi ve yakınlığı artacaktır. Sonunda tüm maddi kazanımlarını kaybetsen de, çırılçıplak kalsan da elinde kalan son şey; yanıbaşında duran sevgilin, herşeye rağmen elinden alınamayan bilgi, kültür ve ilkeli kilşiliğin ve bunlara bağlı olan mutluluğun, seninle yarışan kişilerin elde ettikleri tüm maddi kazanımlara rağmen hâlâ kıskanılacaktır. Tüm bunlara rağmen sen yine de onların nazarında gıpta edilecek insan olarak kalacaksın.

24 Haziran 2015 Çarşamba

HAKLI MIYIM, YANILIYOR MUYUM?


        Öylesine konuşuyorduk. Söz döndü dolaştı zengin yoksul ayrımına geldi.
Dedim ki: Dünyada yeniden gelir paylaşımı yapılması gerekir. Çok yoksul var, çok da varsıl... Uçurum büyük.
Dedi ki: Herkes bir olamaz. çalışan kazanıyor. Şimdi tembellik edene, varsılın varlığından mı vereceğiz?
Dedim ki: Her varsılın varlık artışı, yoksulun daha da yoksullaşmasının nedenidir.
Dedi ki: Ben öyle düşünmüyorum, varsıl iş yaratır, yoksul da ona muhtaçtır. Bir elin beş parmağının beşi de bir mi? Allah onları bile farklı yaratmış.
Dedim ki: Doğru, beş parmağın beşi de farklıdır, işlevleri de öyle. Ama benim yediğim kuru fasulyenin içindeki protein her parmağa da eşit oranda dağılıyor. Neden insanlar arsında da daha dengeli bir paylaşım olmasın?
       Sonra sustu. Başkaca bir şey söylemedi. Konu kendiliğinden kapandı. En azından bir sonraki görüşmemize kadar... Mutlaka bu konuda görüşümü çürütmek için hazırlık yapacaktır. Nasıl yanıt vereceğini merakla bekliyorum. Bakalım geçerli bir tezi olacak mı? Benim görüşüm de mutlak doğrudur demiyorum, yanlış da olabilir, çürütülebilir de. Çürütürse ne âlâ...Peki siz nasıl bir yanıt verirdiniz? Ben haklı mıyım yoksa yanılıyor muyum?

11 Haziran 2015 Perşembe

BEKLE VE GÖR



"Gerilim bitti, kafa dinliyoruz, artık azarlanma ve zılgıt yok" derken, üçüncü güne teamül dışı ve etik olmayan bir görüşme ile başladık. Kafamız rahat, içimiz rahat değil. Temiz kişi, kirli su ile yıkanırsa kendisi de kirlenir, yıkanılan su ise görece temizlenir. Bakalım göreceğiz, yıkanmadan önce arıtma yapılacak mı?

8 Mayıs 2015 Cuma

KAKTÜS ÇİÇEĞİ


"Bir günde doğup bir günde ölen altın kelebekler" misali, "bir günde açıp bir günde solar" kaktüs çiçeği. Bu muhteşem doğa olayına tanık oldunuz mu bilmem ama tanık olanlar şanslı kişiler olmalıydı, tıpkı benim gibi. Sanki bir çiçeğin oluşum aşamasının günlerce izlendikten sonra, saniyede 24 kare değil de 720 kare çeken film makinasıyla hızlandırılarak insan gözünün görüp seçebileceği bir seviyeye getirilip izlenmesi gibiydi. Yalıdaki yazlık evin demirbaşıydı o. Ortalama büyüklükte bir saksı içinde, western filmlerindeki çöllerde gördüğümüz cinsten sopa gibi uzun bir kaktüsümüz vardı. Biz ona "dikenli sopa" adını takmıştık. Zaman zaman yanal dal verir, babam onları keserdi. Dikenlerinden ötürü hacim olarak yanlara taşmasını istemezdi. Annem bu dikenli sopayı hiç sevmezdi. Soğuk bir görünümü vardı. Diğer çiçekler gibi bakım ve su da istemiyordu. Her haliyle çiçek gibi de değildi ona göre. Dışarıya bir yere konmasını ya da başka bir yere nakledilip dikilmesini isteyip durdu yıllarca. Ama biz, sevmesek de dikenli sopamızdan ayrılmak istemiyorduk. Geniş pencerenin önünde yaz, kış denize nazır dururdu o. Büyüyüp tavana erdiğinde boyu, babam yukarıdan keserdi. Bir zaman sonra boyu hep tavan yüksekliğindeydi. Ne olduysa o gece oldu. Balkonda oturuyorduk. Çocuklar, koşarak geldiler ve kaktüsün içinde bir hareketlenme olduğunu söylediler. İçeri geçip bir süre gözlemledik. Gerçekten de bizim dikenli sopanın orta yerinde ve pencereye bakan tarafında gözle takip edilir bir şekilde değişim olduğunu fark ettik. İçkilerimizi aldık ve olayı gözlemlemeye başladık. Henüz ne olduğu anlaşılamıyordu. Herkes başka başka şeyler söylüyordu. Kimi bu sopa kurtlanmış, kimimiz yeni bir dal veriyor diyorduk. Olay belli bir ritim ve hızla devam ediyordu. gece yarısına doğru dikenli gövdede önce bir tomurcuklanma, ardından da soğan yumrusu görünümünde bir şekillenme oldu. Herkes o anda tahminlerinde yanıldıklarını anladılar. Senelerdir çiçeğe benzer hiç bir tanıma uymayan bu sevimsiz sopa çiçek açıyordu ve bu yaşlı gövdede ilk defa oluyordu. Yeşil dış yaprakların ardından, daha iç kısımdan çıkan beyaz renkli taç yaprakların oluşumu belgesellerde görülecek türdendi. İri bir nergise benziyordu.Tüm organlarıyla bir çiçeğin oluşumunu izlemek çocuklar kadar büyüklerin de ilgisini çekmişti. Çiçek oluşmuştu artık, bir el ayası kadar büyüklükte denize karşı nazire yaparcasına, kaktüsün orta yerinde duruyordu. Çok güzel bir görünümü vardı. Belki de bize bu çiçek böyle bir kaktüsten çıktığı için güzel geliyordu. Rıhtımda yürüyüşe çıkan komşular, çiçeğin çocukların yaptığı bir animasyon olduğunu sandılar ilk bakışta. Gerçek olduğunu öğrendiklerinde de yürüyüşe ara verip, rıhtım üzerinde, pencerenin altında dakikalarca dikenli sopamızın bu muhteşem çiçeğini seyrettiler. Her yaz gördükleri bu sopanın böyle bir şaheser yaratacağını akıllarına bile getirmediklerinden söz edip hayretlerini gizleyemediler. Biz de içeride çiçeğimizi seyre devam ediyorduk. Bir-iki saat içinde oluşum tersine doğru evrilmeye başladı. Önce taç yapraklar büzüştü. Sonra da en dıştaki çanak yapraklar büzüşerek arpacık soğan misali kapandı, bir müddet sonra da ölü bir vücut gibi düştü. Sabaha varana kadar çiçekten hiç bir eser kalmamıştı. Bu onun hayattaki ilk ve tek çiçeğiydi. Kapanıp düşen çiçeği denize attık. Olaya tanık olmayanlara anlatılsa inanılmayacak gibiydi. Ertesi sabah rıhtıma gelip çiçeği görmek isteyenler hayal kırıklığına uğramıştı. Karşılarında yine bizim dikenli sopa duruyordu ama bu kez daha vakur bir edayla.

6 Mayıs 2015 Çarşamba

GEÇMİŞİN ADIMLARIYLA BUGÜNÜN BELLEK TARİHİNDE GEZMEK





Çocukluktan çıkıp ilkgençlik yıllarına adım atttığımız günlerde düztaban kayıkla Sakarya nehrinde gezerken suya düştüğüm yeri, giysilerimi çıkarıp kıyıdaki taşlara serdikten sonra kurumasını beklerken mısır ekmeğiyle zeytin yediğimiz çalılıklı kıyıyı, balık tutmaya gidip de eli boş döndüler dedirtmemek için, büyük balıkçıların yayın ya da mersin balığı yakalamakta kullandığı büyücek balığı oltasından kotarıp kayığımıza aldığımızı, bizi uzaktan gören balıkçıların kanolarıyla kovalayıp sonunda da yakaladıkları, nehirdeki oltadan aldığımız balığın yem olduğunu bilmediğimizi söylememiz sonunda biraz kulağımız çekildikten bırakıldığımızı, bazen balıkları etik olmayan bir şekilde balık otuyla avladığımızı, yakın arkadaşlarım Y. ve H. ile dalgalı denize giren edebiyat öğretmenimizi ve kızkardeşini boğulmaktan kurtardığımız o azgın suları, ilk içkimizi içtiğimiz B. Motel'in boş havuzunu, o gün nehir ağzında içtiğim rakı ile yediğim barbun'daki tadın yıllar öncesi gibi aynı lezzette olduğunu, yaz geceleri ateş yaktığımız kumsalı, o yazlık macera olan sarışın kızla tanıştırılma anını, bana onu tanıştıran kız arkadaşıma "bana bunu neden yapıyorsun, ben aslında seni s......." diyemediğim gün kendime gelmek için bir dikişte F.'nin kahvesinde içtiğim soğuk birayı hatırlamayı, 10 bin nüfuslu bıraktığım yerin 60 bin, yaz aylarında söylendiğine göre 1 milyon olduğunu öğrenmeyi ve uzun zamandır görmediğim ve nehre düştüğüm kayıkta da olan çocukluk arkadaşım H'nin amansız hastalıkla mücadelesini görmeyi; yıllar öncesinin adımlarıyla bugünün bellek tarihinde gezmeye benzettim. Bir günde doğup bir günde ölen altın kelebekler gibi* bir günde açıp bir günde solan kaktüs çiçeği** misali o gün; tüm bu gördüğüm yerlerde geçmişte yaşadıklarım da sanki bir günde olmuştu. Geçmiş sanki o sabah gibiydi.



* Faruk Nafiz Çamlıbel
**Hikayesini daha sonra yazmak üzere

Resim: Dali, Belleğin Azmi.

5 Mayıs 2015 Salı

BOZULAN MOZAİKLER

Dünyanın ilk ve tek "Mozaik Karikatür" müzesini büyük bir başarıyla inşa ettik. 





Dünyanın ikinci büyük mozaik sergileme alanı olan Hatay Arkeoloji Müzesi’ndeki mozaiklerin, yeni müzeye taşınma sırasında bir restorasyon skandalına kurban gittiği ortaya çıktı. Müzenin en gözde eseri olarak ise Tell Tayinat’ta bulunan Şuppiluliuma heykeli kabul ediliyor. Fakat Antakya gazetesinin, yerel mozaik ustası Mehmet Daşkapan’ın açıklamalarıyla yaptığı haber, mozaiklerin eski müzedeki ve yeni müzedeki halleri arasında ciddi farklılıklar olduğunu ortaya çıkardı. Birçok eserin yanlış restore edildiği fark edildi. Daşkapan: “Roma Dönemi’nin görkemli zamanlarını resmeden mozaikleri resmen karikatür haline getirmişler, hele ki bazıları orijinal halinden çok şey kaybetmiş, değerinden çok şey yitirmiş” açıklamalarını yapmıştı.
 Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdür Yardımcısı Mustafa Bozdemir’in yazılı açıklaması şöyle:
“Hatay Yeni Arkeoloji Müzesi’nde yer alan bazı Roma Dönemi mozaiklerinde yaşanan restorasyon hataları olduğunu iddia edilen gazete haberleri üzerine, söz konusu müzede restorasyon yapılarak sergilenen mozaik çalışmalarını incelemek üzere, Bakanlığımız Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nce, mozaik konusunda uzmanlardan oluşan bir Komisyon kurulmuştur. Kamuoyunca herhangi bir yanlış algılamaya mahal verilmemek açısından, komisyon tarafından gerekli araştırma ve inceleme çalışmaları tamamlandıktan sonra, konuyla ilgili bilgilendirme ayrıca yapılacaktır.”

 Gezip gördüğüm ve hayran kaldığım bir müzeydi. Bu gidişle yeni yerinde hayal kırıklığına uğramak korkusuyla bir daha görmeye cesaret edebileceğimi sanmıyorum.


Haberin kaynağı: arkeofili.com

3 Mayıs 2015 Pazar

AmAsialı OLMAK



 

Bir kaç gün önce, sanırım ya internette bir haber portalında ya da basında yani tam olarak hatırlayamadığım bir yerde geçen "Amerika ile Asya kıtası çarpışacak ve tek kıta halinde kara parçası oluşacak, adına da 'Amasia' denilecek" Nature dergisinde yayınlanan bu makaleye ki, makale demeye dilim varmıyor, başka bazı üniversitelerdeki bilim adamlarından da destek gelmiş. Günümüzde kıtaların, levhaların sürüklenerek yer değiştirmesi sonucunda ortaya çıktığına ilişkin ilk düşünceler18. yüzyıl sonlarında ortaya atıldı. Güney Amerika'nın doğusundaki çıkıntının Afrika'nın batı kıyılarındaki girintiye tam oturduğuna dikkati çeken Alman doğa bilimci Alexander von Humboldt, 1800 dolayında Atlas Okyanusunun iki yakasının çok önceleri bitişik olduğu savını geliştirdi. Bundan 50 yıl kadar sonra Fransız bilimadamı Antonio Snider, Kuzey Amerika ve Avrupa'daki kömür yataklarında belirlenen benzer bitki fosillerinin Humboldt'un bu varsayımını doğruladığını, aksi halde bu benzerliği açıklamanın başka yolu olmadığını ileri sürdü.1908'de ABD'li Frank B. Taylor, Dünya'daki bazı sıradağların oluşumunu, kıtaların çarpışması düşüncesine dayalı olarak açıklamaya çalıştı. Birbirine yaklaşan levhalar bir süre sonra birbiriyle çarpışır. İki levhanın çarpışmasıyla oluşan yeryüzü şekli, levhaların türüne göre değişi. Depremlere ve yanardağların oluşumuna neden olur.Yanardağların çoğu da genellikle erimiş kayaların levhadaki çatlaklardan yararlanarak fışkırdığı levha sınırında yer alır.
Levhaların hareketlerinde yer kabuğunun bütün bu özellikleri rol oynar. Levhalar ortalama olarak yılda birkaç santimetre ölçeğinde hareket ederler (Bu kayma en uç örnek olan Pasifik levhası için yılda 15 santimetreye ulaşmaktadır). Hareket halindeki levhaların birbirleri arasında üç tür ilişkisi olabilir.
  1. Yaklaşma,
  2. Uzaklaşma,
  3. Yan yana kayma.
1915 yılında Alman bilim adamı Alfred Wegener tarfından ortaya atılan teoriye göre birinci zamanda kıtalar Pangea adı verien tek parça halindeydi. Bu karalar çeşitli kuvvetlerin etkisi ile birbirlerinden uzaklaşmaya başladılar. Zamanla Pangea ikiye ayrıldı. Kuzeyde Laurasia, güneyde Gondwanaland oluştu. Yani bugünkü kıtalar levhaların birbirinden uzaklaşması sonucunda oluştu. Kıtalar birbiri ile yakınlaşıp çarpışırlar da. Örnek: Kuzeyde yer alan Avrasya kıtası ile, güneyde yer alan Gondwana kıtasının çarpışması sonucu Güney Avrupa ile Kuzey Afrika arasında yer alan tetis denizindeki tortullar skışmış, kıvrılıp yükselerek Alp-Himalaya dağ sisteminin  oluşmasına yol açmıştır. Günümüzde Arabistan yarımadasının Anadolu'ya baskı yapması sonucu yaşadığımız depremler de benzer olaylardır. Bu olayların oluşması milyonlarca yıl alır. Tıpkı Amerika ile Asya kıtasının kavuşmasının da milyonlarca yıl alacağı gibi. Deprem kuşağında olan ve yeryüzü hareketlerinin yıllarca televizyonlarda konuşulduğu ve kahvehane düzeyinde bile bilindiği bir ülkede yaşıyan biri olarak, 18. yüzyıl bilgilerinin ve bulgularının  Amerika'yı yeniden keşfetmiş gibi ortaya atılmasına 'mal bulmuş mağribi' gibi sazan misali atlayan Dünya vatandaşlarına ve bunu bilimsel bir dergide yayınlayanlara aklım ermiyor. Amasialı olmamıza milyar yıl var ama iki yüzyıllık teoriyi yeniymiş gibi ortaya atanların AmAsialı olduğu kesin.


Kaynak olarak vikipedi'den yaralanılmıştır. 

1 Mayıs 2015 Cuma

CARMINA BURANA

 
Kumar, aşk, şarap, şehvet...Üç temalı "müstehcen" (!) başyapıt.

İki gün önce Fazıl Say bir yazısında: "Antalya'da gerekçesiz bir şekilde sansürlenen Nazım Orotoryası yerine Carmina Burana eserinin konulduğunu, Carmina'nın da konusunda şarap şehvet ve seks içerikli bölümler bulunduğunu" yazmış, bunun üzerine Devlet Opera ve Balesi İzmir'de yarın (2 Mayıs) sahnelenecek Carl Orff'un Carmina Burana eserini sözlerinin içeriği nedeniyle iptal ettirmiş. Yani eseri sarsürlenen ve buna tepki çekmek için yerine konan eserin de sansürcü kafaya uymayacağını söyleyen Fazıl Say; Carmina'nın AKM'de defalarca izlediğim, insanın tüylerini diken diken eden o muhteşem 100 kişilik korosu eşliğinde Almanca sözlerini hiç de anlamadığım, anlamaya da gerek olmadığına inandığım ki, koro ve çalgıların (davula dikkat) öne çıktığı yapıtın sözlerinin bıçak altına yatırılmasına sebep ve buna bağlı olarak dolaylı yoldan da olsa trajikomik olarak eseri sansürleten kişi durumuna düşmüş oldu:)


Videonun Bloğumda ilk yayın tarihi: 5 Mart 2012 Pazartesi

28 Nisan 2015 Salı

VIT JEDLICKA, LIBERLAND VE MUHALEFET PARTİLERİNİN SEÇİM VAADLERİ

Çek siyasetçi ve aktivist Vit Jedlicka, 13 Nisan Pazartesi günü Avrupa’nın ortasında, 7 bin metrekarelik bir alanda bağlılık yemini ederek yeni bir ülke kurdu. Adını da Liberland koydu. Arkadaşı Jaromir Miskovsky ve Liberland’ın ilk first lady’si Jana Markovicova’nın oylarıyla Jedlicka oracıkta cumhurbaşkanı seçildi. Kurulduğu günden itibaren Liberland’a 184 ülkeden vatandaşlık başvurusu geldi. Liberland'ın kaç vatandaşı olur şimdiden bilinmez amai Jedlicka'ya en azından başlangıç için; bir öğretmen, bir doktor, bir hemşire, bir mühendis, bir tane sebze meyve yetiştirecek, bir tane de hayvan tarımı yapacak iki adet çiftçi, bir hesaptan anlayan vatandaş, bir polis, bir asker, bir hakim gerekli. Mesleki grup sayılarını ve kişileri artırabilirsiniz. Bu kişilerin hepsinin evli ve iki çocuklu olduklarını düşünürsek, (kendi ailesi hariç) 40 kişi eder. Öncelikle Jedlicka vatandaşlarını doyurmak zorundadır. O yüzden hergün pazara en azından 40 yumurta, 10 litre süt, 8 kilo et, 3 kilo pirinç, 40 ekmek getirmek zorundadır. Zorundadır çünkü bunları vatandaşlarına yediremezse aç kalırlar. Pazara getirilen ürünlerin toplam değeri kadar da para basması gerek ki, vatandaşları bunları satın alabilsinler. Herkese eş,it olarak para ödemesi yapılırsa sorun olmaz. Yani mevcut işi mevcut kişilere dağıttığında herkesin eşit pay alacağından yola çıkarak ve de kendisinin kapitalizm karşıtı olduğunu bilerek böyle yapacağını tahmin ediyorum. Çünkü pazara asgariden herkese yetecek kadar yiyecek maddesi getirmiştir. Diyelim ki, Jedl,icka şeytana uydu ve doktora öğretmenden, hakime polisten fazla para verdi. O zaman ne olacak? O zaman ne mi olcak? Şu olacak: Öğretmen ve polis, hakim ve doktordan daha az para aldığı için, pazara getirilen ürünlerden bazısını alamayacak. Bu süt olabilir, yumurta olabilir ya da sebze meyve olabilir. Temel gıda maddelerini yiyemeyen polis ve öğretmen birlik olup, Jedlicka'dan aldıkları paraların artırılmasını isteyecekler. Jedlicka, verdiği parayı artırması için, pazara daha fazla ürün getirmesi gerektiğini hesaptan anlayan vatandaşından öğrenir. Hesaptan anlayan vatandaş der ki: "Eğer pazara daha fazla ürün getirmedem yani üretmeden polise ve öğretmene verdiğin parayı artırırsan, sonuç değişmez, dolanan para arttığı halde ürün artmazsa bu kez pazardaki ürünün fiyatı artar ve yaptığın artırımın herhangi bir faydası olmaz. "Ne kadar mal ve hizmet üretirsen, o kadar büyürsün" der. "İleride yeni doğumlar olacak, aileler büyüyecek bunu da göz önünde bulundurarak, şimdiden üretimi artırmak ve hatta kendimize yetenden fazlasını üretmek, kalanını dışarıya satmak ve karşılığında da traktörümüz ve ısınmak için yakıt almamız gerekecektir" diye devam eder. Jedlicka'nın nano ülkesinde şimdilik bunlar olur mu, olmaz mı bilinmez ama önlemini almazsa, başına gelecekleri şimdiden kestirmek zor olmasa gerek.
Gelelim bizim Muhalefet Partilerinin vaadlerine; Biri "asgari ücreti 1500 tl yapacağım, emekliye iki ikramiye vereceğim" der. Bir diğer muhalefet partisi "asgari ücret 1800tl olacak".... der. Bunlar çok güzel şeyler. Hiç kimse olmasın demez. Daha yararsız işlere ne paralar harcanıyor, ne yolsuzluklar olduğunu duyuyoruz. Bütün bunları yapmak için para bulunur, vardır da. Önemli olan öncelikler. Nasıl bir devlet yapısının istendiğidir. Kısaca söylemek gerekirse, verilen paranın karşılığı olanı ortaya koymaktır. Kısaca üretmektir. Paranın karşılığı olanı ortaya koyamazsan, verilen paranın hiçbir yararı yoktur. Her sabah, herkesin yastığının altına 100 lira koyulsa bile değişen bir şey olmayacaktır. 70 milyonuz. Hergün, herkesin bir bardak süt içmesi kadar doğal bir şey olabilir mi? Püf noktası buradadır. İstediğin kadar para ver hergün, herkes bir bardak süt içemeyecektir. Yıllık süt üretimimiz 16 milyon tondur. İçtiğimiz sütü, içemeyenlere karşılık içiyoruz. Masamıza ve maalesef rakı masamıza koyduğumuz beyaz peynir, süt içme yaşındaki çocukların içemediği süt pahasına yapılmıştır. O çocuklar süt içemedği için biz peynir yiyoruz. Televizyonda emekli vatandaşlarımız çoğunlukla, et yiyemediklerinden bahsediyor. Bırakın eti,  çoğu aileler kahvaltıyı kaldırdılar. Akdeniz memleketinde zeytninin kilosu 20 lira, peynirin kilosu 30 lira ise kaldırmakta da haklılar. Büyük fotoğrak pek iyi görünmüyor. O vatandaşın eline yılda iki ikramiye de versen yine alamaz. Karşılığını pazara  koymak gerekir. "Son sosyal devleti de yıktık" demişti kadın Başbakanımız, şimdi ise bizler o yıkılan sosyal devleti yeniden ayağa kaldırmalıyız.


Not: Daha derli toplu yazılabilirdi, aceleyle yazdım. Hatalar varsa affola...

24 Nisan 2015 Cuma

WHIPLASH

 
Caz severlere davulun ritminden de hızlı bir film...
"Aferin, dünyadaki en aptalca sözdür"
"Ben işaret vereceğim."
" 34 yaşında sarhoş ve beş parasız şekilde ölüp insanların yemek masasında benden bahsetmesini, 90 yaşında zengin ve ayık şekilde ölüp kimse tarafından hatırlanmamaya tercih ederim."

17 Nisan 2015 Cuma

RÜYAMDA 17 NİSAN


Nasıl, nerede başladığını ve o ana kadar öncesini hatırlayamadığım bir rüyanın içinde buluyorum kendimi. Hem evdeyim hem de dışarıdan eve geliyorum ve eve gelen beni yine ben karşılıyorum. Evin ikinci katına çıkıyorum. Tüm ev halkı orada. Birdenbire, herkesin kulağı dışarıdan gelen bağırış çığırışlara doğru odaklanıyor. "Araba gidiyor, yetişin, içindekileri almamız gerek" diyorlar. Merdivenlerden hızla aşağı iniyorum. Caddeye çıktığımda arabanın uzaklaşmakta olduğunu görüyorum. O sırada kay-kay yapmakta olan kısa şortlu bir kız geçiyor. Ayaklarımı kay-kayına koyuyor, ellerimi de belinden tutarak, öndeki arabaya yetişmesini söylüyorum. Kıza nerelisin diye soruyorum, bana yanıt vermiyor, sadece yüzünü görebileceğim şekilde çevirerek; Çin Komünist Partisi tarafından, Yakın Doğu ve Avrupa Kapitalizmini güçlendirme çalışmaları için gönderildiklerini ve 'Mao Planı' uygulaması için verimliliği olan projeleri desteklediklerini söylüyor. Bu arada arkalarından seslendiğim araba biraz ileride duruyor. Arabadan inen kişi, bir kürek ve bir kazmayı kaldırım kenarına bırakıyor. Biz de kay-kaylı kızla yetişiyoruz. Ben: "Bunlar, yani kürekle kazma şu arkadan gelen kişilere ait" diyorum ve devamla; "bakın kürek; şu kısa boylu, seyrek bıyıklı, karnından konuşan adamın, kazma ise; uzun boylu, pergel bacaklı olanın" diyorum. İki adam yetişerek kendilerine ait olan kazma ve küreği alarak oradan uzaklaşıyorlar ve giderken de: "bunlarla daha işimiz bitmedi, inşaat devam ediyor, yapacak işlerimiz var" diyorlar.

15 Nisan 2015 Çarşamba

BİR OY'UN ARDINDAKİ SELVİ BOYLU ÜMİTLER


  
"SELVİ BOYLU ÜMİTLER DÖNDÜ BODUR İĞDEYE
GEÇTİ BOR'UN PAZARI, SÜR EŞŞEĞİN NİĞDE'YE"
Dememek senin elinde. Bir oyun var(!) unutma, oy'una sahip çık.

11 Nisan 2015 Cumartesi

RÜYAMDA 11 NİSAN


Rüyamda bilmediğim bir ülkenin, tanımadığım Devlet Başkanının öldüğünü ve mermer bir kaidenin üzerinde kendi kendini kefenlediğini görüyorum.

7 Nisan 2015 Salı

UYDU

  
 Futbol topunun tek doğal uydusu, uzaydaki en yakın komşumuz Dünya 150 yıl
önceki ve şimdiki futbol fanatikleri tarafından Tanrıça olarak değerlendirilirken, zamanla
düzensiz hareketleri ile şiddet oluşumuna da katkıda bulunmuştur. Yakınlığı nedeni
ile futbol topundan gözlemlenmesi kolay olan Dünya'nın 19. yüzyılın başından itibaren futbol topu ile incelenmesine de başlandı ve bu gelişim 1983 Heysel faciasıyla doruklara çıktı.
 

Bütün bu gelişmelere rağmen, bugün futbol topu sahipleri "nasıl oldu da Dünya'nın bu hale geldiği" konusunda aymazlıklarını hala sürdürüyorlar. Yaşı diğer gezegenler gibi dört küsur milyar yıl olmasa da(!), Dünya'nın şu anda dışında ve içinde şiddetten başka hiçbir faaliyet olmayan yarı ölü bir gök cismi olduğu, Futbol Topu ile karşılıklı çekim gücü sonucunda sahalarında şiddetli gel-git olaylarının yaşandığı ve Futbol Topu'nun dönüşünü tehlikeli şekilde etkilediği bilinmesine rağmen, nereden geldiği, nasıl olduğu konusunda yetkililerinin üç maymunu oynadığı bir Futbol uydusu. Dünya uydusunun oluşumu hakkında üç teori vardır.
Birincisi,
Dünya uydusunun oluşumunun başlangıcında, futbol topunun çok hızlı döndüğü ve bu nedenle bir parçasının koparak Dünya'yıı oluşturduğu şeklindedir.

Yapılan hesaplamalara göre bu kopma olayının meydana gelebilmesi için
Futbol Topunun o zamanlar kendi ekseni etrafında aslında 90 dakikada bir dönüş yapması
gerekiyordu  bilimsel verilere göre bu böyleydi. Fakat bazen bu süre 120 dakikayı buluyordu.  Ayrıca Futbol topu'nun ve Dünya'nın yapılarındaki kimyasal birleşimlerin çok farklı olması ve
bunun Futbol Topu'nun kramponlarda bıraktığı izlerin analizleri sonucunda ispatlanması
birinci teorinin doğruluğunu mümkün kılmamaktadır.

İkinci teori ise
Dünyanın, Futbol Topunun yakınlarından geçerken, çekim alanına
takılan bir gök cismi olduğudur. Bu tez, birinci teorideki kimyasal birleşim
farkını açıklar ama bu şekilde, Futbol Topunun hızını frenleyerek, yakalamayı
sağlayacak büyük enerji miktarını bugüne kadar bilinen hiç bir oluşumun
sağlayamayacağı hesap edilmiştir.

Üçüncü teori ye göre, Futbol Topunun çevresinde dolanan, para, hırs, şike, şiddet, fanatizm, kavga, saldrı ve ölüm gibi ögelerden meydana gelen parçacıkların zamanla bir araya gelmesi ve bir kartopu misali büyümesi sonucu oluşmuştur.

Günümüzde Futbol Topu etrafında dönen Dünya'nın tarihi çok iyi bilinmesine rağmen; yeterli eğitime sahip olmayan, ürettiğinden çok tüketen, gelir paylaşımı adaletsiz olan, adalet üzerinde vesayet olan, kendisi gibi düşünmeyenin yaşam hakkı olmayan ve büyük bir hızla kirlendiği de tarihsel olarak çok iyi bilinen Dünya 4,5 milyar yıl kendi yaşı ile değil de, Futbol Topunun uydusuymuş gibi yaşamaya devam ediyor. 


 

3 Nisan 2015 Cuma

DOZUNDA KUŞKUCU OLMAK VE ELEŞTİREL AKLIN SÜZGECİYLE HAKSIZLIĞA KARŞI REFLEKS GELİŞTİRMEK



"Kolay teslim olmayın" derdi babam. Bir olayı, söylenen bir sözü eleştirel aklın süzgecinden geçirmeden, akıl muhakemesi yapmadan kabul etmemeyi o öğretmişti. Yaşam 'kod'um bu olmuştu. Çocukluk yıllarımdan beri hiçbir şeye peşinen inanmayışım bundandı. Her olaya orantısal olarak bir nebze de olsa kuşkucu yaklaşıyor, sonunda hayal kırıklığına uğramayı göze almaktansa, ihtiyatı elden bırakmıyordum. Haksızlığa uğramanın kaçınılmaz olduğu zamanlarda, yine refleks olarak gerek kendimizin gerekse başkalarının haklarını nasıl korumamız gerektiğini ve teslim olmamayı onun öğretilerinden çıkardığımız derslerle geliştirmiştik.
Önceki günlerde yazdığım rüyamda da bahsettiğim bir olay üzerine; Müdür Muavini tarafından odasına çağrıldığımda, kendisinin (haksız yere) beni dövmesine izin vermediğimde henüz 9 yaşındaydım. O yaştan sonra bazılarını hatırlayamadığım bir çok olayla karşı karşıya gelmiş, tüm olaylarda aynı tutumu sergilemiştim. İnsanın başına nedense devlet dairelerinde ve yine devlet memurlarıyla ilgili olaylar gelir, haksızlık konusunda.

Bir keresinde, nüfus müdürlüğündeyim. O yıllara göre yeni nüfus cüzdanı çıkartmak için gerekli evrakı vermiş ve ertesi gün kimliğimi almaya gitmiştim. Görevliden kimliğimi aldım ve göz ucuyla şöyle bir baktığımda adımın yanlış yazıldığını, gerçeğinin bu ad olmadığını söyledim. Adam, kimliğimi aldı ve o da baktıktan sonra: "Madem öyle, bize yeniden baş vurun, biz de yenisini verelim" dedi. Ben de kendilerine; "Benim size getirdiğim evrakta adım doğru yazıyordu, o evrakı çıkarın ve doğrusunu yazın, hatayı yapan sizsiniz, kendi hatanızın faturasını bana mı çıkartıyorsunuz?" dedim. Adam: "Benim yapacağım bir şey yok" dedi. Bunun üzerine ben; baktım iş burada çözülmeyecek, fazla uzatmadan doğruca Müdürün odasına gittim. Müdür kadındı. Derdimi ve şikayetimi anlattım. Görevliyi çağırdı. Neden böyle olduğunu sordu. Görevli: "Efendim, beyefendi bir faturadan bahsetti. Biz fatura vermiyoruz ki." dedi. Müdür, hemen işlemin yapılmasını ve yeni kimliğimin odasına getirilmesini söyledi. Beni de yeni kimlik gelene kadar misafir etti.

Bir başka olay: Müdürü olduğum şirkete biri kadın, diğeri erkek iki vergi kontrolörü gelmişti. Bildiğimiz işlemleri ve konrolleri yaptıktan sonra, fatura koçanlarını istediler. Şirket toptan satış yaptığı halde, aynı zamanda perakende müşterilere de cevap vermek izinli olarak küçük ebatta perakende satış faturası da bastırmıştı. Faturaya bakan kadın memur, fatura yaprakları üzerinde "asıl" ve kaçıncı "suret" olduklarını gösteren yazıların olmadığını bunun da bir cezayı gerektirdiğini söyledi. O güne kadar ben de farkında değildim. Dikkatlice faturaları inceledim. Gerçekten de, ne asıl yaprak olan parşömen kağıdının ne de suret olan değişik renklerdeki pelur kağıttan yapılan suretlerin üzerinde böyle bir bilgi vardı. "Peki" dedim, ben şimdiden başlamak üzere onların üzerlerine 'asıl, suret' diye yazarım." "Hayır, olmaz" dedi, kadın memur. "Bunun cezası var, siz aynı numaralı faturaları, başka başka yerlerde mükerrer olarak kullanır ve fatura ticareti yaparsınız".
"Siz bana hiç bilmediğim ve aklımın ucundan dahi geçmeyen bir usulsüzlük mü öğretiyorsunuz?" dedim. "Faturaları görmüyor musunuz? Asıllar birinci hamur, diğerleri ince ve renkli pelur. Eğer usulsüzlük yapacak olsam bu tip faturayı kim alır?" dedim ve devam ettim: "Fatura Maliyenin anlaşmalı matbaasında yine Maliyenin emriyle basılmış ve yine sizin kurumunuzun gözetiminde numaralarıyla kayıtlara geçmiş. Şirketimin ne suçu var, eğer bir uygulama yapacaksanız, faturanın altında basımı yapan matbaanın adı adresi var, oraya gidin sorun, neden böyle yapmış?" dedim. Kadın memur: "Şu kadar usulsüzlük cezanız var" diyor ve bir yandan da tutanak düzenliyordu. Ben de kendilerine şöyle bir örnek verdim: "Diyelim ki" dedim. "Merkez Bankası Banknot Matbaası, elli milyonluklar* üzerinde bir baskı hatası yapsın ve hatalı para bassın, bu para da benim üzerimden çıksın, bu durumda ben kalapazan mı oluyorum?" Tutanağı yazmakla meşgul olan Kadın Memura dönerek de: "İstediğiniz kadar yazın, o tutanağı imzalamam" dedim. Bunun üzerine Erkek olan memur, Kadın Memura, "hadi gidelim burada yapacak işimiz bitti" dedi. Memurlar gider gitmez de ben, yazabildiğim kadar fatura yaprağının üzerine elimle "asıl ve suret" yazılarını yazmaya koyuldum.
Her iki olayın da ortak noktasında, başkasının yaptığı hatanın bedelini ödemekle yüz yüze bırakılmak yatıyordu.
Birinci olaydan sonra, memur görevden el çektirildi. İkinci olayda ise; Ülkedeki tüm matbaalar "sahte para basarsa" diye kapatıldı. Şaka, şaka:))



* O yıllarda henüz paramızdan altı sıfır atılmamıştı.

27 Mart 2015 Cuma

BİR DEYİŞİN İÇİNİN DOLDURULMASININ YENİDEN YAZIMI

 
Bir bilim adamı siyasetçi olunca nesnelliğini; bir sanatçı ise, siyasetçi olunca muhalifliğini kaybeder. Bu sözden yola çıkarak sakın ola ki, sanatçılar siyasetle uğraşmaz ya da bilim insanları siyaset yapmaz anlamı çıkarılmasın. Sanatçının siyasetle olan ilişkisi muhalifliğinde, bilim insanının siyasetle olan ilişkisi yaşamını aydınlanmaya adamışlığındadır. İnsan dünyayı keşfetmeye sanatla başladı. Yaşamına anlam ve değer katmak isteğindeydi. Mağara duvarlarındaki resimler, heykelcikler, günlük kullanımdaki basit araçlar insanın yaşamına kattığı ilk ürünlerdi. Tüm dünyada acı çeken, sürgün edilen, mahpus yatan, işkence gören, vatandaşlıktan çıkarılan sanatçıları bir düşünün. Bilim ise bilinmeyeni bilinir, görünmeyeni görünür kılması bakımından nesnel olmak zorundaydı. Tarih boyunca, halkını dogmalarla idare edenlere karşı bulduklarıyla ve yaptıklarıyla ters düşen, engizisyonda yargılanan, yakılan bilim insanlarını düşünün. Eğer onlar çizginin öte tarafında yani siyasetçilerin, yönetenlerin (mutlak gücün) bulunduğu yerde olmayı tercih etselerdi; ne bir muhalif yazı yazabilir, ne karikatür yapabilir ne konuşabilir, ne bilinmeyeni bilinir ne de görünmeyeni görünür kılabilirlerdi.
Şimdi de sistemden yana olan ve onunla beslenen sanatçıları ve sözde bilimadamlarını göz önüne  getirin. Gerçek anlamda uygarlıktan söz etmemiz için tüm insanlığın yine gerçek anlamda bilimadamına ve sanatçılara gereksinimi vardır.

24 Mart 2015 Salı

HADİ GEL, Bİ'ŞEYLER İÇELİM

 
Hazırlanması her kadın gibi makul bir zaman alırdı. Tam "hazırlandı, hah artık çıkıyoruz" derken, dişlerini fırçalardı. Kapıyı açıp dışarı çıkmak üzereyken birden üzerindekini beğenmedğini söyler, bir başka giysi giymek üzere gardrobuna gider, yeni baştan giyinirdi. Kapının yanında o, "hangi ayakkabıyı giysem" diye düşünürken, erkeği: "şunu giy" der ve bu kez işini kolaylaştırırdı. Renk ve uyum konusunda güvenirdi ona. Resim yapmasının verdiği bir yetenekti. O söyleyince uyumlu olacağına dair inancı artardı. Her zaman uyumluydu zaten. Erkeği, giyimine kimseyi karıştırmayan biri olmasına rağmen, zaman zaman kadın eli değmesine inanan biriydi ve halen öyleydi. Belki de bu yüzden güvenirdi kadın ona. Kadın: "Neden bu ayakkabıyı giymemi istedin?" diye sorduğunda; "Topukları diğerlerine göre biraz daha uzun, bana yakın ol" diye yanıt vermişti. Önceki günden erkeğe karşı bir kırgınlığı vardı. Haklı sayılabilirdi de. Birdenbire durdu, geri döndü, hızlı adımlarla eve doğru yürümeye başladı. Adam, olduğu yerde bekliyordu. Var olan ayakkabılarından topuğu en kısa olanını giymişti. "Koluna girdiğimde ya da elini tuttuğumda, elim askıda kalmış gibi olacak ama sen de beni öpmek istediğinde fazlaca eğilmiş olacaksın" dedi. "Peki öyleyse" dedi adam ve yürümeye balşadılar. "Mc Millan ve Karısı gibiyiz" dedi, adam. Güldü... Hava güneşli ve açıktı. Durgun ortamda ısıtıyordu hani. Bir de şu rüzgar esmeseydi. Poyraz hava sıcaklığını 8-10 derece düşürüyordu. Deniz kıyısında etkisi daha da fazla oluyordu. Terli vücudun sıcaklığını korumak gerekiyordu. Adam, kadının sırtını eliyle sıvazladı ve bastırarak vücudundaki teri iç katmandaki giysisine yedirdi. "Şimdi daha iyi" dedi Kadın. Geçen ayki fırtına sahildeki koca koca beton blokları karton gibi kaldırmış ve rıhtıma atmıştı. Suyun gücü... Görmese insan inanamazdı. Şimdi havaların durulması bekleniyordu. Böylece bırakılmazdı. Yazın üzerinde güneşlendikleri beton rıhtım, fırtınanın yarattığı bu olağanüstü güce dayanamayarak ölümüne direnememiş ve kendini doğaya teslim etmişti. Onlar şimdi yeniden yapılmayı bekliyorlardı. Onlarca yıl öcesinden birbirlerini tanıyorlardı. Genç evlenmiş, birlikte büyümüş sayılırlardı. Acıyı, sevgiyi, umudu, özlemi, kavgayı her şeyi birlikte yaşamışlardı. Aralarında kemikleşmiş bir sevgi vardı. Geleceğe karşı oluşturdukları zamana karşı korunma dürtüsünü birlikte geliştirmişlerdi. Kadın aniden durdu, denize döndü ve kollarını iki yana açtı. Poyraz arkadan esiyordu. Rüzgardan uçuşan saçları adalara kadar uzanıyordu sanki. "Tersine giden bir geminin pruvasındayım" dedi. Birlikte denizaşırı bir gemi yolculuğu yapmak isterdi hep. En uyumlu halinin gezilerde olduğunu söylerdi erkeğinin. Onunla tatil yapmak için, herşeyi elinin tersi ile iteceğini dile getirirdi. Erkeğin bu en uyumlu halinin, tüm yaşantısında olması için de onunla tatilden vaz geçecek denli arzuya kapılırdı. Adam, 'rahatını seven' biri  olduğundandı belki. Tatil de rahat olmak, kafa dinlemek için yapılmaz mıydı? Biraz sonra kollarını indirdi. Yüz yüze döndüler. Adam: "Hadi gel, bi'şeyler içelim" dedi..