25 Şubat 2015 Çarşamba

RÜYAMDA 15 ŞUBAT

dolcevita3.jpg
An olarak 14 Şubat itibariyle sıkıcı geçen şu son birkaç günün ardından, bir gece yatıp ertesi gün kalktığımda kendimi; şimdi hayatta olmayan annemin de sağ olduğu çok sevdiğim, çocukluğumun geçtiği evde yine çocuk olarak buluyorum.  Bahçedeki, üzeri gül ve hanımeli ile kaplı kameriyede kahvaltımızı yaptıktan sonra annem: “Bugün eski sevgilini görmeye gidiyoruz” diyor. “Peki” diyorum. Ben ve annem kapıdan çıkıyor ve yürüyerek eski sevgilime gitmek üzere yola koyuluyoruz. Eski sevgilimin evine geldiğimizde kendimizi takside buluyoruz. Ben: “Kaç lira tuttu diye soruyorum”. Taksici: “Bugün sevgililer günü yanınızda sevgiliniz olsaydı sizden para almayacaktım” diyor ve taksimetrenin yazdığı rakamı söylüyor, ödüyorum. Üç katlı bir binanın önüne geliyoruz. Binanın kapısından içeri girip merdivenleri çıkıyoruz. Daire kapısını yetişkin bir kız açıyor. Bizi içeri buyur ediyor. Sobalı bir evin salonuna geçiyoruz. Biraz sonra Anita Ekberg geliyor. "Ben, eski sevgilinim" diyor. Balıketinde, iri vücutlu, sarı saçlı, gösterişli bir kadın. Biraz sonra çocuklarını çağırıyor. "Büyük olan kız, tıp öğrenimi görüyor, küçük olan erkek uçak mühendisliği okuyor" diyor.  Evde bulunan arkadaşları beni incelemeye alıyorlar. Uzaktan, yakından, profilden uzun uzun gözlemledikten sonra, içlerinden biri, eline aldığı maşa ile sobayı karıştırıyor. Gitme zamanı geldiğinde kapıya yöneliyoruz fakat kapının içeri girerken kullandığımız kapı olmadığını, o kapının belli bir saatten sonra iptal edildiğini, bizim başka bir kapıdan inmemiz gerektiğini söylüyorlar. Çıkmamız gereken kapıya yöneliyor ve merdiven  sahanlığına geliyoruz. Aşağı inen merdivenlerin ters olduğunu görüyorum. Ayaklarımızı basacağımız basamaklar ayağımızın altında değil, başımızın üstünde. “Bu merdivenlerden annem inemez” diyorum. Bunun üzerine bir başka kapı açıyorlar ve annemin oradan inebileceğini söylüyorlar. Herkes aşağı inmek üzere gösterilen kapıya yönelirken, ben gitmemiş olduğumu ve odada kaldığımı görüyorum. Çok geçmeden eski sevgilim benimle sevişmek istediğini, uzun zamandır görmediği için çok özlediğini, onunla sevişmezsem, bundan sonra hiç kimse ile sevişemeyeceğimi söylüyor. Tüm olanlardan sonra çıkmak için kapıya yöneliyorum ve merdivenlerin kum ile dolu olduğunu görüyorum. Kumları elimle ve ayaklarımla bir taraftan diğer tarafa atarak basamakları açıyor ve dışarı çıkıyorum. Dışarıda yürürken, simokinli  ve papyonlu elbiseler içinde S.Y'yi görüyorum. Elinden tuttuğu ve siyah-beyaz gelinlik giyen, rüyadayken tanıdığım fakat uyandıktan sonra kim olduğunu anımsayamadığım bir kadınla evleneceğini söylüyor ve benim de kendisine nikah şahitliği yapmamı istiyor. S.Y. bunları söyledikten sonra kendimi nikah salonunda buluyorum. Benden başka Zizek ve Jean Vigo'nun da orada şahit olarak bulunduğunu görüyorum. Nikah memuru iki şahit yeterli deyince, ben masadan kalkıyorum. S.Y. dört kez evet dedikten sonra evleniyorlar ve nikah memuru her ikisine de Zizek’in, "Gülünç Yücenin Sanatı:  David Lynch’in Kayıp Otoban’ıadlı kitabını veriyor.

VAHŞİ BİR KIYIMIN ARDINDAN İDEOLOJİK YARDAKÇILIK VE İDAM ÖZLEMİ İLE KRALDAN ÇOK KRALCI OLMAK

http://www.sinemagunu.com/wp-content/uploads/2013/11/irrever.jpg
"Soyunma odasında atılan eğitimli(!) bir tokadın anatomisi" başlıklı yazımı yazdıktan sonra haberi çıktı Özgecan Aslan'ın vahşice öldürülmesi olayının. Haberi okuduktan sonra kendi kendime; "keşke dedim, keşke" tüm şiddet olayları o yazımda ele aldığım olay kadar olsaydı. Ve işlenen bu cinayetin yanında ne kadar da basit ve ne kadar da hafif kalmıştı o tokat olayı. Yazmak için hem elim gitmedi, hem de yeteri kadar zaman bulamamıştım, bir de üstüne üstlük ağır bir grip geçirmiştim. Şu günlerde yazma fırsatı buldum ve unutulması mümkün olmayan hunharca cinayetin etkisi henüz geçmiş de değil. Tam o günlerde bu cinayet ilk değil, son da olmayacak derken, alperen esnafımız(!) tarafından öldürülen Gazeteci Nuh Köklü haberi ile içimiz bir daha acıdı. Hergün hemen hemen hergün ülkenin çeşitli yerlerinden yine vahşice öldürülen kadın, çocuk, yaşlı haberleri gelmeye devam ediyordu. Bu bir toplumsal çılgınlıktı. Bu cinayetlerin ve özellikle daha yirmisindeki genç kızımızın öldürülmesi karşısında hepimiz haklı olarak tepki gösterdik. Bu tür vahşi cinayetler, ceza yasasından kaldırdığımız fakat toplumun bir kesimi tarafından zihninde geriye atılan idam cezası isteğinin de yeniden gün yüzüne çıkmasına neden olmuştur. İş kahvehane kültürü seviyesinde konuşulup: "Sallandıracaksın meydanda bir kaçını bak bakalım bir daha oluyor mu?" ya getirilmiştir. Yaşananlar ve araştırmalar göstermiştir ki, çağdaş toplumlarda idam cezası da bir vahşettir. Ceza bir öç alma aracı değildir. Bunları söyleyenler öldürülen kızımızın Anne-Babası kadar sağduyulu olamamıştır. Birinci dereceden içi yanan, kavrulan Baba:  "Benim kalbime ateş düştü, ben yandım. Evet, ilahi adalet tecelli edecek, buna da inanıyorum. Ama çözüm idam değil. Benim kızımın üzerinden tartışılması beni rahatsız ediyor." derken, bazı kesimlerin idam cazası istemesi "kraldan çok kralcı olmak" olmuyor mu? Suçluya aynını yapmak, işlenen suç kadar vahşi çözüm üretmek değil mi?. Tecavüze ve şiddete karşı olan bazı kişiler de bu gibi tecavüzcülere hapihanelerde tecavüz edilip cezalarını çekmeleri yolunda fikir üretiyorlar. Cezaevlerindeki suç yapıları içinden çözüm bulmak ve karşı olduğu tecavüz olayının yine tecavüzle cezalandırılmasını istemek, cezaya karşı öç ve kısas yolunun açılması anlamına gelir ki, bu da çağdaş toplumlarda düşünülmeyecek kadar ilkel çözümdür. Toplumsal düzeni bu şekilde koruyamayız. Hepimiz çağdaş toplum olmak yolunda ilerlemek istemiyor muyuz? Suç işleyen kadar vahşi ve barbar duyguların öne çıktığı bu durumda ondan aşağı kalan yanımız ne olur. Yankesiciliğin cezasının idam olduğu İngiltere'de (bir dönem), yankesicilik suçunun en çok yankesicilerin idam edildiği halka açık alanlarda işlendiği tespit edilmiştir. İdamların caydırıcı olmadığı araştırmalarla kanıtlanmıştır.
Olaydan sonra yaşanılanların bir diğer çarpıklığı da, artık o dereceye kadar geldi ki; vahşice işlenen suça bile ideolojiyi karıştararak egemen güçlere olan yardakçılıkta arzularına ve hırslarına gem vuramayan insanlar ile bu gibi kişilere karşı kadına şiddeti kınayanların adının da vaktiyle 'kadına şiddet'le anılması, 'topuktan vuranların' yardakçıya karşı kadını savunması da trajikomik ülkem manzaraları olmasıdır. 
Özgecan'ın cenazesini kadınların taşıması ve "ona bir başka erkek eli daha değmesin" demelerini, kadınların bu vahşi kıyıma olan tepkisi olarak görmek ve anlamak isterim. Yoksa erkeklere karşı olan bir tepki olarak değil. Çünkü bunun bir erkek sorunu değil bir kafa sorunu olduğunu, Kepez'deki Okulun Müdür Muavini Kadın Eğitimci((!) okulda "taciz timi" kurarak göstermiştir. Bu kadın erkek egemen kültür öğretisini iyice içine sindirmiş ve benimsemiş demek ki.Yapılmak istenen, Pierre Bourdeieu'nun dediği gibi; "kültürel yeniden üretim kavramında egemen sınıfın kültürünün eğitim sistemi yoluyla nesilden nesile aktarılması sürecidir." Kültürel yeniden üretim, daha çok siyasal yapıların meşrulaştığı ve otorite elde ettiği bir süreç olarak görülebilir. Taciz timi eğer başarıya ulaşsaydı şu iki sonuç alınacak ve bir taşla iki kuş vurulacaktı. Birincisi, kızlar mini etek ve tayt giymekten vaz geçirilecekti.  İkincisi, okullarda erkek öğrencilerin kız öğrencilere tacizi var denilecek ve çok arzulanan "karma eğitimden vazgeçme" senaryosu uygulanacaktı belki de "kızlar pembe otobüse" diyeceklerdi. Bu şiddet sarmalında ailelerin buna karşı çıkacağını sanmıyorum.  Araştırmalar tacizin, egemen ve güçlü olandan zayıfa karşı yapıldığını göstermiştir. Taciz üstten asta yapılır. Toplumsal statüsü yüksek olandan, aşağıdakine yapılır. Cinsiyeti ne olursa olsun büyükten küçüğe yapılır. Bulunduğu konuma ve yaşına göre tacizde bulunan kadınlar da vardır. Kadınların da taciz de bulunduğunun "tanığı ve kişisi olduğum" gerçeği, Özgecan Cinayetinin vahşiliği gerçeğini değiştirmez. Erkekler erkekliğinden utanmasın, sorun erkek olmakta değil, zihniyette. Giderek kadın erkek düşmanlığı yaratılmasın. Yeteri kadar bölündük. Bir de erkek düşmanlığı sebebiyle bölünmeyelim. Erkeklere potansiyel tacizci gözüyle bakmak, zamanla paronaya seviyesine gelir ki, bu da kişinin sağlıklı iletişim kurmasını ve doğal olanı yaşamasını engeller.

13 Şubat 2015 Cuma

SOYUNMA ODASINDA ATILAN EĞİTİMLİ(!) BİR TOKADIN ANATOMİSİ


Ergin Ataman soyunma odasında 19 yaşındaki oyuncusuna attığı tokattan sonra: "Soyunma odaları, kişinin yatak odası gibidir" demiş. Soyunma odası da olsa, yatak odası da olsa bulunulan yerde kişi haklarına karşı işlenmiş bir suç var mı yok mu ona bakılır. Suçun işlendiği yer yatak odası olunca suç olmaktan çıkacak mı? Yatak odasında fetişist iki kişi var diyelim. Bu kişiler kendi arzuları ile bir takım fanteziler yaşıyor ve birlikte güzel vakit geçiriyorlar. Ya da hiç bir fantezileri yok, normal cinsel yaşamlarını yaşıyorlar. Buna kimsenin bir diyeceği olmaz. Hiç kimseyi de ilgilendirmez. Ancak taraflardan biri diğerini istemediği bir şeyi yapmaya zorlar ve incitirse, giderek şiddet kullanır, tokat atarsa artık odada olanlar "kimseyi ilgilendirmez" olayların dışına çıkmış demektir. Soyunma odası olarak bakacak olursak, teknik ve taktik konuşmalar, tartışmalar etik olarak soyunma odası dışında anlatılmaz. Ergin Ataman mantığına göre, yatak odasında uygulanan şiddet şiddet değildir ve dışarıda kimseye anlatılamaz. Yatak odasında şiddet gören kimseler; "burası yatak odası" diyerek hakkını aramaz ve şikayette buluınmaz ise, yatak odalarındaki şiddet nasıl önlenecek? Herhalde Ergin Ataman yaptığı şiddetin suç olduğunun farkında değil ve bunu normal bir yaklaşım olarak ve yatak odası örneğine göre normal bir cinsel yaşamla eş tutuyor olmalı ki, "soyunma odası yatak odası gibidir" demiştir. Ancak bir kimse yatak odasında isteyerek yaşadığı cinsel fantezilerini dışarıda anlatırsa, toplum tarafından ayıp olarak karşılanır ve kınanır. Bu modern olan her toplumda böyledir. Meraklıları yok mudur? Tabii ki vardır. Bu alanda yazılan kitaplardan çokça para kazanan ünlüler de yok değildir.
Olay üzerine bir televizyonun spor servisine çıkan ve olay hakkında görüşleri alınan ülkemizin "İlk prolisanslı" spor adamına göre Ergin Ataman'ın yaptığı son derece doğruymuş. Bu kişi aymazlığını daha da ileri götürerek bir de "ellerine sağlık Ergin Ataman" demez mi? O, bu sözleri söyledikten sonra dedim ki, meslek bilgisine haksızlık etmiş olmamak için (ne de olsa kişilik ayrı meslek bilgisi ayrıydı) "Sen işte bu yüzden, hak ettiğini düşündüğün yere gelemiyorsun." Bu sözümü tersinden söyleyecek olursak: "Kimse sana, sen bu olduğun için istediğin yeri vermiyor". Zât-ı âlileri Fenerbahçe'ye Teknik Direktör olmak hayallerindedir. Soyunma odasında ya da saha içinde bir Fenerbahçe'li Futbolcuya tokat at bakalım ne oluyor? Geçmişte buna benzer bir vukuatı vardır. Futbolcusuna tokat atmıştır. Karşılığında da hiçbir şey olmamıştır. Ülkemizde tokatın cezası yok! Suçsuz ceza olmaz mantığından yola çıkarak olsa gerek, uygulanmayan cezalardan tokatın da cezası yok! Milletvekili de tokat atmıştı.
Ergin Ataman Özel Yabancı bir okulda lise tahsilini yaptıktan sonra, İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesini bitirmiştir. Basketbol oynamış, yurt içinde ve yurt dışında bir çok kulübü başarıyla çalıştırmış, koçluk yetenekleri son derece gelişmiş iyi bir çalıştırıcıdır. Yani kısacası eğitimli bir eğitmendir. Ama hiçbir zaman bir Aydan Siyavuş ve Erman Kunter olamayacaktır. Dünya genelinde her dört kadından biri ve altı erkekten biri yaşamlarının bir döneminde aile içi şiddete uğramıştır. Buna soyunma odaları şiddeti dahil mi onu bilmiyorum! Şiddetin ve özellikle kadına şiddetin eğitimle düzeleceği savunulur. Burada sözü edilen eğitimin, Üniversite düzeyinde ya da daha fazlası olan lisans üstü eğitim olmadığı anlaşılıyor bence. Eğitim, konusu itibariyle gerçek anlamda şiddet karşıtı eğitim olmalı. Bir önerim de Ergin Ataman'a; gönül hiç istemez ama, sonuçlarını görmesi açısından karısına yatak odasında bir tokat atar mı acaba?

12 Şubat 2015 Perşembe

KARŞILAŞMA


Karşısına çıkan bütün engelleri yıkan ve hiçbir engel tanımayan güç ile, her türlü güce karşı ayakta duran ve hiçbir güç karşısında yıkılmayan engel karşı karşıya gelirse ne olur?

9 Şubat 2015 Pazartesi

KONUŞMA !



- Sevgili, neyi sevmiyorum, biliyor musun ? dedim.
- Neyi?
- Vaktiyle kötücül davranışlarına tanık olduğum ve karakter olarak sevmediğim ya da aynı toplulukta bulunmak istemediğim kişilerle karşılaştığımda (nezaketen) ayağa kalkmamın, şahsına hürmeten yaptığımı sanmasını.
- Hakkında ne düşündüğünü biliyorsa sanmıyordur.
- Biliyordur mutlaka, kendimi gizleyen biri değilim ama bunu anlayabilmesi için karşı kişinin en azından sorumlu ve kendini bilen biri olması gerekir. Kadın olduğunda sorun olmuyor. Kadın olması, davranışımın ne şekilde anlaşılacağı konusunda kaygı uyandırmıyor bende.
- Ya senden büyükse?
- Aile büyüğüm ise sorun yok. Böyle biri olduğunda ister nezaketen, ister şahsına hürmeten olması önemli değil. Kadın olunca yaş etkeni zaten ortadan kalkıyor. Yaşı ne olursa olsun kadının yaşı yoktur, kadın vardır. Ergenliğe kadar, "yavrum, çocuğum, kızım, oğlum, küçükhanım" diye hitap etmek onlar için belki de gurur okşayıcı oluyordur. Ergenlikten sonra, hele hele erişkin ve yetişkin hallerinde aynı şekilde hitap edemeyiz. Yetişkin bir kadına; abla, teyze, yenge, anne diye de hitap edemeyiz. En azından etmemeliyiz.
O yüzden benden büyük ya da küçük olması hiçbir şey değiştirmez. Takvim yaşı ne olursa olsun kadın olması yeterli.
- Peki ya kadın, bu davranışının salt nezaketen olduğunun farkındaysa. 
- Kadına karşı yapılan bu olumlu davranış, şahsına hürmet edildiği  veya edilmediği anlamına gelmez sevgili. Gerçekten şahsına hürmeten değil de, nezaketen yapıldığı anlamını çıkarıyorsa bu da olayın benim için olumlu yanıdır. Düşünsene; şahsına hürmet etmediğim bir kadına karşı, nezaket kuralları dışında davranmam kabalık değil midir?
- Öyle gibi görünüyor. Peki bu ikiyüzlülük olmuyor mu?
- Hayır, sanmam. İki yüzlülük olsa bile ki değil,  her kadın toplum içinde incelikli davranış görmek ister. İkiyüzlülük olmasın diye, bir erkek de kendinin kaba ve hödük olarak tanınmasını istemez.Diplomaside de böyledir. Biribirine düşman iki devlet adamı ya da siyasetçi nezaket kuralları içinde konuşur tartışırlar. Hiç anlaşamaz iseler bile misafir taraf, karşı tarafa yeniden görüşme olanağı sağlamak için davet eder. "One minute"  diplomasisi uygulanmaz yani. Sana anlattığım, Üniversite yıllarımdan bir anımı anımsa: Israrla dersine gitmediğim kadın öğretim görevlisinin, daha deneyimli ders hocamıza hiç olmazsa bir kez gelmem konusundaki  ricasından sonra hocamızın bana; "ama o bir kadın, gitmelisin" demesi, bende kadınlara karşı farklı ve olumlu anlamda ayrıcalıklı davranma duygusu aşıladı sanırım.
- Orası öyle, ama bir kere bu yol pozitif te olsa ayrımcılık olmuyor mu? Kadınlar da kendilerine, erkeklere nasıl davranılıyorsa öyle davranılmasını istemez mi?
- Varsayımsal olarak öyle ama eğer o öğretim görevlisi kadın olmasaydı ben o derse hiç gitmeyecektim. Kadınlar bazı şeyleri erkeklerden daha çok hak ediyorlar.
- O halde bu bilgiler ışığında kadın erkek ayrımı var diyebilir miyiz?
- Tam olarak değil, aslında bir bütün olan davranış şeklini, (kadına karşı başka, erkeğe göre başka) bu ölçüde ikiye bölmüş oluyoruz.
- Peki bu bölme işini, kadının baştan zayıf olduğu ve onların korunması gerektiği  şeklinde yorumlayarak erkeklerle eşit olmadıklarını söyleyenlere ne diyeceksin?
- Bunu söyleyenler, farkında olmadan erkeklere hizmet edenlerdir. Ben şunu görmüşümdür her zaman, masada bir kadın varsa o sohbet çok daha nitelikli ve çok daha hoş olmaktadır. Meze bitse de, sohbet bitmez. Bu da kadın (a davranış) farkıdır.



5 Şubat 2015 Perşembe

HAVA TAHMİNİ


Yarıyıl tatilinden istifade, bir-iki  günlüğüne misafir olarak gelmişlerdi. Kadın: "Bloomberg'e bakabilir miyim?" dedi. "Bak" dedim, "neyi izlemek istiyorsan"...Ekonomiye merakından olduğunu sanmıyordum. Belli ki, bir yerlerde çalışan parası vardı. Böyle bir derdim olmadığından ekonomik gidiş hakkında kendimce yaptığım yorumlar dışında, televizyonlarda konuşan kimseleri dinlemeyi pek sevmem. Koca, koca adamlar, adının önünde bir sürü ünvan olan hocalar da daha önceleri konuşmamış mıydı? '94 ve 2001 krizleri çıkmadan bir gece önce ekonomiye yön veren(!) atıp tutan bu adamlar, ertesi gün yerin dibine girmişçesine kaybolmamışlar mıydı?
Açtığı televizyon kanalını can kulağıyla dinliyordu. Dolar kuru neden bu kadar yükselmişti? Hergün neden yükseliyordu? Efendim, nerede duracaktı? Kritik eşik neresiydi? falan...
Bağlanan her konuşmacıyı dinliyor, bir taraftan da altta geçen borsa rakamlarını okuyordu. Araya girmek için  uygun bir an kolluyordum. Fazla geçmeden reklam arası verildi. "Bak" dedim, sana bir fıkra anlatayım: Vakti zamanında  Kanada Ulusal Radyosu, hava tahmini yapmak için Kanadalı kızılderili bölgesine muhabir gönderir ve bu muhabir kızılderili davranışlarını izleyerek buradan çıkardığı yorumlarla hava tahmini yapar, bunu radyoya gönderir ve yayınlanırdı. Bizim muhabir, bir kızılderili köyünün karşısındaki alana yerleşir ve gözüne kestirdiği evlerden birini izlemeye başlar. Bir sabah baba kızılderili evden çıkar ve bir kaç odun kırar. Muhabir hemen merkeze haber geçer: "Bu kış erken gelecek". Ertesi gün kızılderili daha fazla odun kırar. Muhabir bunu da haber geçer: "Kış soğuk geçecek". Sonraki gün kızılderili gün ağarmadan evden çıkar ve önceki gün kırdıklarından çok daha fazla odun kırar. Muhabir, "Bu kış çok soğuk geçecek" diye haber geçer. Bir gün sonra sabah erkenden kızılderili bu kez çocukları ile dışarı çıkar, ormana gider ve getitrdikleri odunlar ile daha önceden ellerinde ne kadar odun varsa hepsini kırar ve istifler. Muhabir büyük bir heyecanla telefona gider ve haberi geçer: "Bu kış çok sert, çok soğuk ve çok uzun geçecek" der ve gözlemini tamalamanın verdiği rahat ve güvenle kızılderili ailesinin yanına gidip bu kez onlarla sohbet eder ve der ki, bizim  muhabir: "Günlerdir sizi izliyorum. Kışın nasıl geçeceğini nereden anlıyor ve biliyorsunuz? Bu size atalarınızdan kalan bir miras mı?" diye sorduğunda, kızılderili: "Yok canım" der, radyoda adamın biri her gün "kış sert geçecek, soğuk geçecek" dedikçe ben de odun kırıyorum."
Kahkahası bittikten sonra, kadına bak dedim: Buradaki radyo istasyonunu, kızılderili'yi, kışı, odunu ve hergün konuşan muhabiri yerli yerine koyarsan doların neden yükseldiğini anlarsın.