26 Eylül 2011 Pazartesi

RÜYAMDA 26 EYLÜL


             Kaptan şoförlüğünü yaptığım otobüsle Bodrum'dan İstanbul'a dönüyorduk. Otobüste benimle birlikte 42 yolcu vardı. Karımın yanındaki koltuk boştu. O benim koltuğumdu. Otobüsü Selçuk yakınlarında, kırmızı yanan bir ışıklı kavşakta durdurdum. Işığın yeşile dönüşmesi çok zaman aldı. Ama geçmek sakıncalıydı. Daha fazla bekleyemiyordum ve bir an önce hareket etmek istiyordum. Birdenbire kendimi, yaya olarak yolun karşısına geçmek için uygun bir an kollarken buldum. Karşıdan karşıya geçtim. Benimle birlikte karım ve kızım da geçmişti. Otobüs hareket ettikten sonra bizi almadan yoluna devam etti. Devletin 550 no.lu Karayolunun ortalık yerinde kalakalmıştık. Hava kararmak üzereydi. Yapabileceğimiz en doğru şey Selçuk'a kadar yürüyüp oradan başka bir otobüsle yolumuza devam etmekti.
            Selçuk'a geldiğimizde şehrin insanlar tarafından boşaltılmış olduğunu, tüm mağazaların çok lüks ve içlerinin el yapımı ürünlerle doldurulmuş olduğunu gördük. Hepsinin kapıları açıktı. İçeri girip geziniyor, ürünlere bakabiliyorduk. Her bir mağaza iki veya üç katlı konaktan ibaretti. Konağın en üst katı mağaza sahiplerinin yaşamları için düzenlenmişti. Belli ki varlıllı kişilerin evleriydi. Tavanlarında tüm mağazanın her bir yerini görecek şekilde kameralar yerleştirlmişti. Kötü niyetli olmamamıza rağmen bu durum bizi tedirgin etmişti. Elimizi hiç bir şeye süremez olmuştuk. Sergilenen yapıtların arasında çoğunluk toprak testilerin olması dikkatimizi çekmişti. O sırada girdiğimiz mağazanın birinde bir kadın oturuyordu. Anneanneme benziyordu. hiç konuşmadan ve geldiğimizi anladığı halde dikkatini dağıtmadan elindeki tığla büyük bir kazanda kaynayan hoşafı karıştırıyordu. Selçuk bu kadar boş ve ürkünç olmamıştı diye düşünüyordum, kendi kendime. Bir yandan telaşla dükkanları geziyor bir yandan da eve nasıl döneceğimizin kaygısını taşıyorduk. Korku içerisinde sokaklara bakıyordum. Şehirde bugünün yaşamına ait hiç bir şey yoktu. Biraz ilerleyip meydan gibi bir yere geldiğimizde gördük ki, meydanın ortasında labirenti andıran bir yapı vardı. Tek girişi olan, alt geçit gibi yapının çıkışı görünmüyordu. Oraya girmedik, etrafından dolanarak karşı tarafa geçtik. Sokakta gördüğümüz tek insan olan ve bir duvara yaslanarak, dünyaya düşen uydu parçalarından birini kulağına dayayıp uzay istasyonlarıyla temas halinde olan adamdı. Ona otogarı sorduk. Bize patika bir yol önerdi. Daha önce etrafından dolanarak geçtiğimiz labirentin kenarından geçen bir yoldu. Yolu tırmandık. İki kişi yanyana yürüyemiyordu. Aşağıda otogar görünüyordu. İnmek için patikadan ayrıldığımız noktada bir adam elindeki devasa şemsiyeyi tam da yol ayrımına dikmeye çalışıyordu. Nitekim de dikti. Neden diye sorduğumuzda; "otogara giden yolcuları güneşten korumak için", dedi. Aşağıya indik. Her zaman ki gibi, seçkin bir iki otobüs şirketinden biri olan acentenin bankosuna yaklaştım. Hepsi arap olan ve yerel giysileriyle ofisin içinde duran adamlar ve kadınlar vardı. Hava çok sıcaktı. Kadınlardan biri tam kapalı değildi, saçları yarıya kadar açıktı ve sürmeli gözlerle ve dişlek dişlerini alt dudağının üstüne çıkarmış halde işveli işveli yüzüme bakıyordu. Bu kadın Türkan Şoray'dı. O'da çıktığı yolda kaybolan ve günlerdir geri dönmeyen İlyas'ını arıyordu. Otogar çok kalabalıktı. Diğer bütün yazıhanelerin önünde de insanlar vardı. Ama hiç kimse bir yere gitmek istemiyor gibiydi. Bundan başka hiç birinin tabelası yoktu. Arap görevliye İstanbul'a gideceğimizi söyledik. Saat 23:30 da dedi. Biz tamam dedik. O anda saat 21:30 sularındaydı. İki saat oyalanırız diye düşündük. Üç kişi şu kadar para, dedi... Elindeki kalemle kağıda bir şeyler yazdı, durdu ve yüzüme baktı...ben de ona baktım, bekliyorduk. Hadi dedi. Para vermeyecek misiniz? Biletimizi vermeyecek misin dedik. Bilet yok dedi. Ya parayı verir beklersiniz, ya da otobüse binemezsiniz. Bu arapları hiç gözüm tutmamıştı. Başka da bir çalışan yazıhane yoktu. Görünüşte vardı da tabelaları yoktu. İşlem yapmıyorlardı. Belli ki hepsini onlar almışlar ve bu alanda tekel yaratmışlardı. Bunun üzerine, "teslim olmak yok", dedim kendi kendime. Oradan ayrıldık. Otobüsü kavşakta durdurduğumda yeşil ışığı beklemeyip indiğim için pişmanlığımı dile getiriyordum.
               Bütün gece insansız mağazaların olduğu konakları gezdik. Sabah olunca da yoldan geçen ilk otobüse binerek İstanbul'a döndük. Valizlerimizi almaya gittiğimizde; onların da, sonraki kavşakta otobüsten atladığını öğrendik.

3 yorum:

nini dedi ki...

Psikanalizi daha iyi bilemediğim için bir kez daha yıkıldım! Yazını okurken sürüklenmenin yanında, seni daha da iyi anlayabilmek istedim. Ama daha o kıvamda değilim.
İnsanların beynine girmek, girebildiğime inanmak çok hoşuma gidiyor. Sen öyle duru anlatıyorsun ki, sanki hepsini kendim yaşıyorum. Kesinlikle bu yazılarını çoğaltmalısın!

Hektor dedi ki...

Bu rüyayı gördüğümün ertesi gün yazdım ve yayınladım. Bazen unutmamak için kısa notlar alıp, sonra tekrar uyuyorum. Aslolan bilinç dışıdır. Gerçeği rüyaya dönüştürmek değil, rüyayı gerçeğe dönüştürürsek işte o dediğini, insanların beynine girebilmeyi başarırız. Gerçek olan bilinç dışıdır. gördüklerimiz onun, o gerçeğin üstündeki görünümlerdir.

nini dedi ki...

Sana kesinlikle katılıyorum. Asıl olan bilinç altımız, farkında olmadan kayıt ettiklerimiz