3 Ekim 2012 Çarşamba

UZUN CIVILTILAR 1



Sevgiliden yoksun bir dünyada isen, ışık senin varlığını farketmez. Karanlıktasındır. Çünkü o, ışığı sana yansıtan, ulaştırandır. Işık, herhangi bir yansımaya uğramayacağından evrenin içinde kaybolup gider. Gün ışığının "fazla onsuz olması gözlerine" bundandır.
*****
Kendimi diğer insanların beni sevdiği kadar ve belki de daha çok severim. Narsistlik ölçeğinde olmamak kaydıyla akılsal olarak beğenirim (Oscar Wilde kadar kesinlikle değil:)) ve ayrıca fiziksel olarak da beğenirim.
*****
Beni şaşırtan şeyleri sevdiğimden, başkalarını şaşırtan şeyleri de yapmayı severim.
*****
Uzun sohbetli öğle rakısı, balıkpazarında tezgahtaki balıklara bakmak, aysız gecelerde haritayla gökyüzünü incelemek, aylı gecelerde çimlerin üzerinde bir kadeh içmek, plâk çalmak, tek kişinin idare edebileceği küçük ve de yelkeni olan tekne ile ilerlerken, kürekleri küpeşte dışına alıp suya salmak, yine küreklerin çıkardığı sesi dinlemek, evde olmak, yaprak sarma yemek, sanatın her türlüsünü tüketmek (tüketilen sanatların dışında istisnai olarak resim yapmak ve sinema en başta olarak ilgilenmek), Chopin ve Rahmaninov dinlemek, oldukça çok düşünmek sevdiğim şeyler.
*****
Hedef koyma tehlikesini atlattım. Hırslı bir yapım yok ve olmadı, o yüzden büyük hedeflerim de olmadı. Mülkiyetten ve zengin olma içgüdüsünden uzak durdum. Tüm kötülüklerin başının mülkiyet ve zengin olmak olduğunu biliyordum. Tarihteki en kötü insan, bir toprak parçasını çevirip burası benimdir diyen insandır. İşlerin gerektirdiği küçük hedefler, tuğla tuğla yapılan adımlar dışında, zamanın doğal akışı içirisinde ailemle ilgili olmasını beklediğim şeyler var elbette.
*****
Yalancılık, ikiyüzlülük, kaypaklık, kendini önemli gösterme özentisi, sululuk, arkadan bıçaklamak, sıradan ve olağan şeylerin ve başarıların abartılması sevmediğim şeyler..
*****
Her şey ve herkesten esinlenebilirim.... Örnek aldığım insan var tabii ki...Etkilendiklerim; ilk gençlik yıllarımdan beri taşıdığım sosyalist düşünce ve son birkaç yıldır ilgilendiğim sürrealizm. Sürrealizmden etkilendiğimde bu etkiler az buçuk  bloğuma da yansıdı. Tam olarak sürrealist olmadığımın bilincindeyim. Olamayacağımı da biliyorum. Bloğum sürrealist bir blog da değil. Terapi ve psikolojik sorunlara çözüm bulma konusunda Jodorowsky'den etkilendiğim de olmuştur. Rüyalarımı da yazıyorum. Bunu yaparken acaba taklit mi olur diye az düşünmedim değil. Rüyalar tam anlamıyla sürrealizmi yansıtıyordu. Herkes sürrealist olamazdı ama rüyaların kendisi sürrealizmin kaynağıydı. Rüya yazmanın da; nasıl öykü, deneme, anı türünde farklı yazarlar farklı şeyler yazdıysa, kişinin kendisine ait rüyalar olması kaydıyla ve bu konuda kendisinden önce yazan bir başkası olmasına rağmen bir sakıncası yoktu. Bu tamamıyla bir etkilenme ve esinlenme olacaktı. Burada dikkat edilmesi gereken şey, yazılan rüyanın tamamıyla kendime ait ve gerçekten gördüğüm rüya olması yani tamamıyla özgün olmasıydı.
*****
Fikret Kızılok şarkıları, özellikle, Yeter ki ve İki Parça Can coşku ve heyecan verir..
*****
Fimler; her zaman ve her yerde "Potemkin Zırhlısı" birinci filmim. Hiroşima Sevgilim, Yurttaş Kane, Vivre sa Vie, Blow Up, Shane ve diğerleri.
*****
Kitap olarak en son (ve yeniden elimden düşürdüğüm) Nerval'in Aurélia' sı (Rüya ve Yaşam) idi. Yine Yeniden okumaya karar verdiğim ve elime aldığım kitap ise Faust idi. (Bu satırlar yazılırken okunmuştu).
*****
Kendini öldürme notu bırakan çok sevdiğim biri ve yakınımsa, ondan mahrum kalmamak ve kendim için engel olmaya çalışırdım. Onun için yapmış olsam, onun özgür iradesine karşı çıkmış olurdum.
*****
Kişinin kendini öldürmeden önce yaşıyor olmasına inandığım için, kendini öldürmek isteyen kişi de yaşadığından, kendim için ölümüne engel olmak isterim.
*****
Tek cümleyle kendimi anlatacak olsam, "Ete kemiğe büründüm ..... diye göründüm" (Yunus Emre) derdim. Bu tanımlama Yunus'un, Mevlâna'nın altı ciltlik Mesnevi'sine karşı, "ne gerek vardı bu kadar cilt yazmaya, ete kemiğe büründüm Yunus diye göründüm dese yeterdi" şeklindeki tanımlamasıdır.
*****
Vücut, 'hoşgeldin' ve 'vardın mı?' sözcüklerinin birbirini kovalayan iki ayrı zamanda yarattığı coşku ile iki ayrı parçaya bölünür. Her iki durumda da parçalardan biri 'sen', diğeri de 'ondaki sen' olarak şekillenir. Birine yaklaştığında diğerini kaybetme korkusuyla, dönüş yolculuğunda 'sen'i de, 'ondaki sen'i de yitirerek ait olduğun yerde 'o'na dönüşürsün.
*****
İnsan köprüler yapar geçilsin diye, geçilmesin diye değil.
*****
Hayattan korkmanın olağan bir duygu olduğu sonucuna vardım. Çünkü hayat korkulacak denli acımasız. Bana; ana rahminden çıkmadan önce, şu zaman sonra büyük bir deprem, şu zaman sonra ondan daha büyük bir deprem yaşayacaksın binlerce insan ölecek deselerdi, bana; iki ihtilâl, iki muhtıra göreceksin, orta-lise döneminde aşık olduğun kızla yaşayamadığın aşkın yıllarca acısını çekeceksin, genç yaşta en sevdiğin arkadaşını kaybedeceksin deselerdi; bana, şu yaşında babanı, şu yaşında anneni, şu yaşında ağabeyini kaybedeceksin deselerdi, bana; en olgun yaşında biri yeni evli, diğeri yine çok sevdiğin iki arkadaşını kaybedeceksin deselerdi, hayattan korkardım. Belki de anne rahminde kalmayı, daha güvenli  bir yer olarak görürdüm. Ana rahminde bana; çok güzel bir çocukluğun olacak, dünyanın en güzel şehrinde yaşayacaksın, okuduğun okulların en başarılı öğrencisi olacaksın, yıllar sonra rastladığın lise arkadaşını seveceksin ve onunla evleneceksin, üniversiteyi bitirmende büyük katkısı olacak, birlikte askerlik yapcaksınız, güzel bir kızınız olacak, mutlu bir şekilde yaşayacaksın deselerdi, hemen ana rahminden özgürlüğe, kurtuluşa geçmeyi seçerdim. Yaşamımda yukarıdaki olumsuz ve acı veren olayları da, mutluluk veren olayları da bire bir yaşadım. İnsan hayattan korkmakta haklıdır. Hayat korkulacak kadar acı ve acımasızdır. Ama yaşamak başka bir şeydir. Yaşanılacak kadar da güzeldir. Tüm insâni etkinliklerimizi varoluşumuza karşılık bulma çabasıyla geliştirir ve yaşama tutunuruz.
*****
Hayat her zaman bir dört yol ağzında seçim yapmak gibidir. Seçeceksen kendi yolunu seç. En güzel yol kendi yolundur. Tanımak için tâli yolara da girer, bakar, görür, çıkarsın. Tabii ki, vaktin varsa. Kendi yolunda gidersen, pişmanlık da duyabilirsin. Ama bu bence diğer seçeneklere göre duyacağından daha az olacaktır. Şüphe duyduğunda değiştirirsin yolunu. Fakat yine de kendi yolunda keyfince gitmeye bak. Bu yolda gördüklerin ve yaptıklarınla yüzleş. Ağlayabilirsin de, gülebilirsin de, aşklar da yaşarsın. Dönüp baktığında, utancın da olsa, pişmanlığın da olsa, kaybettiklerin de olsa, geride kalanların hepsi sana aittir ve gülümseyerek hatırlarsın ve "iyi ki, kendi yolumu seçmişim" dersin.
*****
Kendisinden kurtulmanın imkânsız olduğu bir hayal. Odaklandığın yokluk, aslında varlığındır ki, o sende yaşayan bir imgedir. Şöyle bir fotoğraf makinası olsa; sadece karşısında duranları değil de, hayalindeki yüzü de algılasa, kendisi için bu güzel "yokluk" dizelerini yazarken.








4 yorum:

Zeugma dedi ki...

Dolu dolu ve yaşamı burada irdelenen o yönüyle de algılamaya neden olup pek çok yerinde düşünmeye iten, bilgilenilen, saygı duyulan-hak verilen, onaylanan..... şeklinde süregelen duygularla okunan etkileyici bir güncelleme olmuş. Bu duygulara rağmen tanıdığımız Hektor'u betimleyen kalıpların dışına çıkmış herhangi bir şey yok.

Başlık farklı olsaydı keşke.
Örneğin; ''Bir Entelektüelin Yaşama Bakış Açısı'' bana göre çok uygun...

Hektor dedi ki...

Başlığı ben de sevmemiştim. Bu bir deja vu:) Değiştirdim. Önerdiğin başlık benim için çok ağır ve iddialı olurdu. Çok cömertsin. Teşekkür ederim.

Buket dedi ki...

ne güzel yazmışsın, zevkle okudum..

Hektor dedi ki...

Teşekkür ederim sevgili Buket, bu zevk, benim senin yazılarını okuduğumda aldığım zevkten daha büyük olamaz.