4 Mart 2017 Cumartesi

YENİDEN RÜYAMDA

22 Aralık 2014 Pazartesi

RÜYAMDA 22 ARALIK


Gece oluyor, evden dışarı çıkıyor ve kendimi bir tramvayda buluyorum. Yanımda tanımadığım biri var. Neresi olduğunu bilmediğim bir istasyonda tramvaydan iniyoruz. İstasyon platformu üzerindeki derin yarıklı merdiven boşluklarına benzeyen boşluklar dikkatimi çekiyor. Her boşluk aşağıda başka bir yerleşim yerine çıkıyor. Yanımdaki kişiden ayrılıyorum. Giderken bana, daha önce adının hiç duymadığım bir yerleşim yerinin adını söyleyerek; "akşam saat 8:00'de nino'da buluşuruz" diyor. Ben platformda yürümeye devam ediyorum. İstasyon kenarındaki yolun karşı kıyısındaki binalar ışıklarla donatılmış ve göz alacak kadar aydınlık olarak hızla gözümün önünden geçerken, binaların bir zaman sonra birbirini tekrarladığını fark ediyorum. Bir kaç bina sonra binalar ve içindekiler, çizgi film gibi aynı sıra ile tekrar tekrar geçiyor gözümün önünden. Yinelenen her bir bölümün ardında "nino" yazan tabela gözüme çarpıyor. Saatime bakıyorum 19:10 olduğunu görüyorum. Daha vaktim var diyerek istasyon merdivenlerinden iniyorum ve kendimi ring yapan bir trende buluyorum. "Nasıl olsa bir kaç durak sonra geri dönecek ve ben de tam zamanında buluşacağımız yerde olurum diyorum". Tam da dediğim gibi oluyor, tren bir süre sonra, metrobüslerin döndüğü gibi geniş bir kavisle geriye dönüyor ve ben de buluşacağımız yer sandığım istasyonda iniyorum. İstasyondaki saat geceyarısını gösteriyor. Merdivenlerden çıkarken, ilerisinin çok karanlık olduğunu görüyor ve burasının buluşacağımız yer olduğu konusunda kuşkuya kapılıyorum. Önümü görebilmek için bir aydınlatma maytabı yakmaya çalışırken, yanıma 1.90 boylarında ve file çoraplı, ince yapılı genç bir fahişe geliyor. Bu arada yaktığım maytap çöp şiş üzerine takılmış ve pişirilmiş köfte olarak görünüyor. Fahişe'ye: "Nino neresi biliyor musun" diye soruyorum. O da bana: "Burası değil" diyor. "Burası neresi" diye soruyorum. Bana, geldiğim yerin Cumhurbaşkanlığı şehri olduğunu söylüyor. Nasıl? diyorum. O da bana: "Başkanlık binasında çalışanlar için yapılmış bir şehir" diyor. Peki neden karanlık diye soruyorum. "Burada yaşayanlar aydınlığı sevmiyor" diye karşılık veriyor. Peki nino'ya nasıl gidebilirim diyorum. Bana karanlık yokuşun aşağısındaki ışık sızan pencereyi göstererek: "Oradan çıkarsan nino'ya ulaşırsın" diyor ve ben tam o anda bayan palabıyık'ın mavlaması ile uyanıyorum.

DOZUNDA KUŞKUCU OLMAK VE ELEŞTİREL AKLIN SÜZGECİYLE HAKSIZLIĞA KARŞI REFLEKS GELİŞTİRMEK



"Kolay teslim olmayın" derdi babam. Bir olayı, söylenen bir sözü eleştirel aklın süzgecinden geçirmeden, akıl muhakemesi yapmadan kabul etmemeyi o öğretmişti. Yaşam 'kod'um bu olmuştu. Çocukluk yıllarımdan beri hiçbir şeye peşinen inanmayışım bundandı. Her olaya orantısal olarak bir nebze de olsa kuşkucu yaklaşıyor, sonunda hayal kırıklığına uğramayı göze almaktansa, ihtiyatı elden bırakmıyordum. Haksızlığa uğramanın kaçınılmaz olduğu zamanlarda, yine refleks olarak gerek kendimizin gerekse başkalarının haklarını nasıl korumamız gerektiğini ve teslim olmamayı onun öğretilerinden çıkardığımız derslerle geliştirmiştik.
Önceki günlerde yazdığım rüyamda da bahsettiğim bir olay üzerine; Müdür Muavini tarafından odasına çağrıldığımda, kendisinin (haksız yere) beni dövmesine izin vermediğimde henüz 9 yaşındaydım. O yaştan sonra bazılarını hatırlayamadığım bir çok olayla karşı karşıya gelmiş, tüm olaylarda aynı tutumu sergilemiştim. İnsanın başına nedense devlet dairelerinde ve yine devlet memurlarıyla ilgili olaylar gelir, haksızlık konusunda.

Bir keresinde, nüfus müdürlüğündeyim. O yıllara göre yeni nüfus cüzdanı çıkartmak için gerekli evrakı vermiş ve ertesi gün kimliğimi almaya gitmiştim. Görevliden kimliğimi aldım ve göz ucuyla şöyle bir baktığımda adımın yanlış yazıldığını, gerçeğinin bu ad olmadığını söyledim. Adam, kimliğimi aldı ve o da baktıktan sonra: "Madem öyle, bize yeniden baş vurun, biz de yenisini verelim" dedi. Ben de kendilerine; "Benim size getirdiğim evrakta adım doğru yazıyordu, o evrakı çıkarın ve doğrusunu yazın, hatayı yapan sizsiniz, kendi hatanızın faturasını bana mı çıkartıyorsunuz?" dedim. Adam: "Benim yapacağım bir şey yok" dedi. Bunun üzerine ben; baktım iş burada çözülmeyecek, fazla uzatmadan doğruca Müdürün odasına gittim. Müdür kadındı. Derdimi ve şikayetimi anlattım. Görevliyi çağırdı. Neden böyle olduğunu sordu. Görevli: "Efendim, beyefendi bir faturadan bahsetti. Biz fatura vermiyoruz ki." dedi. Müdür, hemen işlemin yapılmasını ve yeni kimliğimin odasına getirilmesini söyledi. Beni de yeni kimlik gelene kadar misafir etti.

Bir başka olay: Müdürü olduğum şirkete biri kadın, diğeri erkek iki vergi kontrolörü gelmişti. Bildiğimiz işlemleri ve konrolleri yaptıktan sonra, fatura koçanlarını istediler. Şirket toptan satış yaptığı halde, aynı zamanda perakende müşterilere de cevap vermek izinli olarak küçük ebatta perakende satış faturası da bastırmıştı. Faturaya bakan kadın memur, fatura yaprakları üzerinde "asıl" ve kaçıncı "suret" olduklarını gösteren yazıların olmadığını bunun da bir cezayı gerektirdiğini söyledi. O güne kadar ben de farkında değildim. Dikkatlice faturaları inceledim. Gerçekten de, ne asıl yaprak olan parşömen kağıdının ne de suret olan değişik renklerdeki pelur kağıttan yapılan suretlerin üzerinde böyle bir bilgi vardı. "Peki" dedim, ben şimdiden başlamak üzere onların üzerlerine 'asıl, suret' diye yazarım." "Hayır, olmaz" dedi, kadın memur. "Bunun cezası var, siz aynı numaralı faturaları, başka başka yerlerde mükerrer olarak kullanır ve fatura ticareti yaparsınız".
"Siz bana hiç bilmediğim ve aklımın ucundan dahi geçmeyen bir usulsüzlük mü öğretiyorsunuz?" dedim. "Faturaları görmüyor musunuz? Asıllar birinci hamur, diğerleri ince ve renkli pelur. Eğer usulsüzlük yapacak olsam bu tip faturayı kim alır?" dedim ve devam ettim: "Fatura Maliyenin anlaşmalı matbaasında yine Maliyenin emriyle basılmış ve yine sizin kurumunuzun gözetiminde numaralarıyla kayıtlara geçmiş. Şirketimin ne suçu var, eğer bir uygulama yapacaksanız, faturanın altında basımı yapan matbaanın adı adresi var, oraya gidin sorun, neden böyle yapmış?" dedim. Kadın memur: "Şu kadar usulsüzlük cezanız var" diyor ve bir yandan da tutanak düzenliyordu. Ben de kendilerine şöyle bir örnek verdim: "Diyelim ki" dedim. "Merkez Bankası Banknot Matbaası, elli milyonluklar* üzerinde bir baskı hatası yapsın ve hatalı para bassın, bu para da benim üzerimden çıksın, bu durumda ben kalapazan mı oluyorum?" Tutanağı yazmakla meşgul olan Kadın Memura dönerek de: "İstediğiniz kadar yazın, o tutanağı imzalamam" dedim. Bunun üzerine Erkek olan memur, Kadın Memura, "hadi gidelim burada yapacak işimiz bitti" dedi. Memurlar gider gitmez de ben, yazabildiğim kadar fatura yaprağının üzerine elimle "asıl ve suret" yazılarını yazmaya koyuldum.
Her iki olayın da ortak noktasında, başkasının yaptığı hatanın bedelini ödemekle yüz yüze bırakılmak yatıyordu.
Birinci olaydan sonra, memur görevden el çektirildi. İkinci olayda ise; Ülkedeki tüm matbaalar "sahte para basarsa" diye kapatıldı. Şaka, şaka:))



* O yıllarda henüz paramızdan altı sıfır atılmamıştı.

İlk yayınlanma tarihi 03.04.2015