8 Mayıs 2015 Cuma

KAKTÜS ÇİÇEĞİ


"Bir günde doğup bir günde ölen altın kelebekler" misali, "bir günde açıp bir günde solar" kaktüs çiçeği. Bu muhteşem doğa olayına tanık oldunuz mu bilmem ama tanık olanlar şanslı kişiler olmalıydı, tıpkı benim gibi. Sanki bir çiçeğin oluşum aşamasının günlerce izlendikten sonra, saniyede 24 kare değil de 720 kare çeken film makinasıyla hızlandırılarak insan gözünün görüp seçebileceği bir seviyeye getirilip izlenmesi gibiydi.Yazlık evin demirbaşıydı o. Ortalama büyüklükte bir saksı içinde, western filmlerindeki çöllerde gördüğümüz cinsten sopa gibi uzun bir kaktüsümüz vardı. Biz ona "dikenli sopa" adını takmıştık. Zaman zaman yanal dal verir, babam onları keserdi. Dikenlerinden ötürü hacim olarak yanlara taşmasını istemezdi. Annem bu dikenli sopayı hiç sevmezdi. Soğuk bir görünümü vardı. Diğer çiçekler gibi bakım ve su da istemiyordu. Her haliyle çiçek gibi de değildi ona göre. Dışarıya bir yere konmasını ya da başka bir yere nakledilip dikilmesini isteyip durdu yıllarca. Ama biz, sevmesek de dikenli sopamızdan ayrılmak istemiyorduk. Geniş pencerenin önünde yaz, kış denize nazır dururdu o. Büyüyüp tavana erdiğinde boyu, babam yukarıdan keserdi. Bir zaman sonra boyu hep tavan yüksekliğindeydi. Ne olduysa o gece oldu. Balkonda oturuyorduk. Çocuklar, koşarak geldiler ve kaktüsün içinde bir hareketlenme olduğunu söylediler. İçeri geçip bir süre gözlemledik. Gerçekten de bizim dikenli sopanın orta yerinde ve pencereye bakan tarafında gözle takip edilir bir şekilde değişim olduğunu fark ettik. İçkilerimizi aldık ve olayı gözlemlemeye başladık. Henüz ne olduğu anlaşılamıyordu. Herkes başka başka şeyler söylüyordu. Kimi bu sopa kurtlanmış, kimimiz yeni bir dal veriyor diyorduk. Olay belli bir ritim ve hızla devam ediyordu. gece yarısına doğru dikenli gövdede önce bir tomurcuklanma, ardından da soğan yumrusu görünümünde bir şekillenme oldu. Herkes o anda tahminlerinde yanıldıklarını anladılar. Senelerdir çiçeğe benzer hiç bir tanıma uymayan bu sevimsiz sopa çiçek açıyordu ve bu yaşlı gövdede ilk defa oluyordu. Yeşil dış yaprakların ardından, daha iç kısımdan çıkan beyaz renkli taç yaprakların oluşumu belgesellerde görülecek türdendi. İri bir nergise benziyordu.Tüm organlarıyla bir çiçeğin oluşumunu izlemek çocuklar kadar büyüklerin de ilgisini çekmişti. Çiçek oluşmuştu artık, bir el ayası kadar büyüklükte denize karşı nazire yaparcasına, kaktüsün orta yerinde duruyordu. Çok güzel bir görünümü vardı. Belki de bize bu çiçek böyle bir kaktüsten çıktığı için güzel geliyordu. Rıhtımda yürüyüşe çıkan komşular, çiçeğin çocukların yaptığı bir animasyon olduğunu sandılar ilk bakışta. Gerçek olduğunu öğrendiklerinde de yürüyüşe ara verip, rıhtım üzerinde, pencerenin altında dakikalarca dikenli sopamızın bu muhteşem çiçeğini seyrettiler. Her yaz gördükleri bu sopanın böyle bir şaheser yaratacağını akıllarına bile getirmediklerinden söz edip hayretlerini gizleyemediler. Biz de içeride çiçeğimizi seyre devam ediyorduk. Bir-iki saat içinde oluşum tersine doğru evrilmeye başladı. Önce taç yapraklar büzüştü. Sonra da en dıştaki çanak yapraklar büzüşerek arpacık soğan misali kapandı, bir müddet sonra da ölü bir vücut gibi düştü. Sabaha varana kadar çiçekten hiç bir eser kalmamıştı. Bu onun hayattaki ilk ve tek çiçeğiydi. Kapanıp düşen çiçeği denize attık. Olaya tanık olmayanlara anlatılsa inanılmayacak gibiydi. Ertesi sabah rıhtıma gelip çiçeği görmek isteyenler hayal kırıklığına uğramıştı. Karşılarında yine bizim dikenli sopa duruyordu ama bu kez daha vakur bir edayla.

6 Mayıs 2015 Çarşamba

GEÇMİŞİN ADIMLARIYLA BUGÜNÜN BELLEK TARİHİNDE GEZMEK


Çocukluktan çıkıp ilkgençlik yıllarına adım atttığımız günlerde düztaban kayıkla gezerken nehirde suya düştüğüm yeri, elbiselerimi çıkarıp kıyıdaki taşlara serdikten sonra kurumasını beklerken mısır ekmeğiyle zeytin yediğimiz çalılıklı kıyıyı, balık tutmaya gidip de eli boş döndüler dedirtmemek için, büyük balıkçıların yayın ya da mersin yakalamak için kalın bir sicimi kıyıdaki ağaca bağladıktan sonra ucundaki oltayı da sırt yüzgecinden geçirilmiş olarak nehre attıkları bize göre irice, onlara göre yakalamak istedikleri balığın yemi olabilecek büyüklükteki balığı oltasından kotarıp kayığımıza aldığımızı, bizi uzaktan gören balıkçıların, düztabanımıza göre karadaki ferrari misali kanolarıyla kovalayıp sonunda da yakaladıkları, nehirdeki oltadan aldığımız balığın yem olduğunu bilmediğimizi söylememiz sonunda biraz kulağımız çekildikten sonra dersimizi alıp bırakıldığımızı, bazen balıkları, adil ve etik olmayan bir şekilde balıkotuyla avladığımızı, dalgalı denize giren edebiyat öğretmenimizi ve kızkardeşini boğulmaktan kurtardığımız o azgın suları, ilk içkimizi içtiğimiz motelin boş havuzunu, o gün nehir ağzında içtiğim rakı ile yediğim barbun'daki tadın yıllar öncesine göre değişmediğini, yaz geceleri ateş yaktığımız kumsalı, en şiddetli aşkımı yaşayacağım kızı gördüğümde güneşin yeryüzüne bir an yakınlaşıp sonra tekrar uzaklaştıığını sandığım o a'nı, kendime gelmek için bir dikişte içtiğim soğuk birayı hatırlamayı, 10 bin nüfuslu bıraktığım yerin 60 bin, yaz aylarında söylendiğine göre 1 milyon olduğunu öğrenmek ve uzun zamandır görmediğim nehre düştüğüm kayıkta da olan çocukluk arkadaşımın amansız hastalıkla mücadelesine tanık olmak, yıllar öncesinin adımlarıyla bugünün bellek tarihinde gezmek gibi bir şeydi. Bir günde doğup bir günde ölen altın kelebekler gibi* bir günde açıp bir günde solan kaktüs çiçeği** misali o gün; tüm bu gördüğüm yerlerde yaşadıklarım da sanki bir günde olmuştu. Geçmiş sanki o sabah gibiydi.



* Faruk Nafiz Çamlıbel
**Hikayesini daha sonra yazmak üzere

Resim: Dali, Belleğin Azmi.

5 Mayıs 2015 Salı

BOZULAN MOZAİKLER

Dünyanın ilk ve tek "Mozaik Karikatür" müzesini büyük bir başarıyla inşa ettik. 





Dünyanın ikinci büyük mozaik sergileme alanı olan Hatay Arkeoloji Müzesi’ndeki mozaiklerin, yeni müzeye taşınma sırasında bir restorasyon skandalına kurban gittiği ortaya çıktı. Müzenin en gözde eseri olarak ise Tell Tayinat’ta bulunan Şuppiluliuma heykeli kabul ediliyor. Fakat Antakya gazetesinin, yerel mozaik ustası Mehmet Daşkapan’ın açıklamalarıyla yaptığı haber, mozaiklerin eski müzedeki ve yeni müzedeki halleri arasında ciddi farklılıklar olduğunu ortaya çıkardı. Birçok eserin yanlış restore edildiği fark edildi. Daşkapan: “Roma Dönemi’nin görkemli zamanlarını resmeden mozaikleri resmen karikatür haline getirmişler, hele ki bazıları orijinal halinden çok şey kaybetmiş, değerinden çok şey yitirmiş” açıklamalarını yapmıştı.
 Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdür Yardımcısı Mustafa Bozdemir’in yazılı açıklaması şöyle:
“Hatay Yeni Arkeoloji Müzesi’nde yer alan bazı Roma Dönemi mozaiklerinde yaşanan restorasyon hataları olduğunu iddia edilen gazete haberleri üzerine, söz konusu müzede restorasyon yapılarak sergilenen mozaik çalışmalarını incelemek üzere, Bakanlığımız Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nce, mozaik konusunda uzmanlardan oluşan bir Komisyon kurulmuştur. Kamuoyunca herhangi bir yanlış algılamaya mahal verilmemek açısından, komisyon tarafından gerekli araştırma ve inceleme çalışmaları tamamlandıktan sonra, konuyla ilgili bilgilendirme ayrıca yapılacaktır.”

 Gezip gördüğüm ve hayran kaldığım bir müzeydi. Bu gidişle yeni yerinde hayal kırıklığına uğramak korkusuyla bir daha görmeye cesaret edebileceğimi sanmıyorum.


Haberin kaynağı: arkeofili.com

3 Mayıs 2015 Pazar

AmAsialı OLMAK



 

Bir kaç gün önce, sanırım ya internette bir haber portalında ya da basında yani tam olarak hatırlayamadığım bir yerde geçen "Amerika ile Asya kıtası çarpışacak ve tek kıta halinde kara parçası oluşacak, adına da 'Amasia' denilecek" Nature dergisinde yayınlanan bu makaleye ki, makale demeye dilim varmıyor, başka bazı üniversitelerdeki bilim adamlarından da destek gelmiş. Günümüzde kıtaların, levhaların sürüklenerek yer değiştirmesi sonucunda ortaya çıktığına ilişkin ilk düşünceler18. yüzyıl sonlarında ortaya atıldı. Güney Amerika'nın doğusundaki çıkıntının Afrika'nın batı kıyılarındaki girintiye tam oturduğuna dikkati çeken Alman doğa bilimci Alexander von Humboldt, 1800 dolayında Atlas Okyanusunun iki yakasının çok önceleri bitişik olduğu savını geliştirdi. Bundan 50 yıl kadar sonra Fransız bilimadamı Antonio Snider, Kuzey Amerika ve Avrupa'daki kömür yataklarında belirlenen benzer bitki fosillerinin Humboldt'un bu varsayımını doğruladığını, aksi halde bu benzerliği açıklamanın başka yolu olmadığını ileri sürdü.1908'de ABD'li Frank B. Taylor, Dünya'daki bazı sıradağların oluşumunu, kıtaların çarpışması düşüncesine dayalı olarak açıklamaya çalıştı. Birbirine yaklaşan levhalar bir süre sonra birbiriyle çarpışır. İki levhanın çarpışmasıyla oluşan yeryüzü şekli, levhaların türüne göre değişi. Depremlere ve yanardağların oluşumuna neden olur.Yanardağların çoğu da genellikle erimiş kayaların levhadaki çatlaklardan yararlanarak fışkırdığı levha sınırında yer alır.
Levhaların hareketlerinde yer kabuğunun bütün bu özellikleri rol oynar. Levhalar ortalama olarak yılda birkaç santimetre ölçeğinde hareket ederler (Bu kayma en uç örnek olan Pasifik levhası için yılda 15 santimetreye ulaşmaktadır). Hareket halindeki levhaların birbirleri arasında üç tür ilişkisi olabilir.
  1. Yaklaşma,
  2. Uzaklaşma,
  3. Yan yana kayma.
1915 yılında Alman bilim adamı Alfred Wegener tarfından ortaya atılan teoriye göre birinci zamanda kıtalar Pangea adı verien tek parça halindeydi. Bu karalar çeşitli kuvvetlerin etkisi ile birbirlerinden uzaklaşmaya başladılar. Zamanla Pangea ikiye ayrıldı. Kuzeyde Laurasia, güneyde Gondwanaland oluştu. Yani bugünkü kıtalar levhaların birbirinden uzaklaşması sonucunda oluştu. Kıtalar birbiri ile yakınlaşıp çarpışırlar da. Örnek: Kuzeyde yer alan Avrasya kıtası ile, güneyde yer alan Gondwana kıtasının çarpışması sonucu Güney Avrupa ile Kuzey Afrika arasında yer alan tetis denizindeki tortullar skışmış, kıvrılıp yükselerek Alp-Himalaya dağ sisteminin  oluşmasına yol açmıştır. Günümüzde Arabistan yarımadasının Anadolu'ya baskı yapması sonucu yaşadığımız depremler de benzer olaylardır. Bu olayların oluşması milyonlarca yıl alır. Tıpkı Amerika ile Asya kıtasının kavuşmasının da milyonlarca yıl alacağı gibi. Deprem kuşağında olan ve yeryüzü hareketlerinin yıllarca televizyonlarda konuşulduğu ve kahvehane düzeyinde bile bilindiği bir ülkede yaşıyan biri olarak, 18. yüzyıl bilgilerinin ve bulgularının  Amerika'yı yeniden keşfetmiş gibi ortaya atılmasına 'mal bulmuş mağribi' gibi sazan misali atlayan Dünya vatandaşlarına ve bunu bilimsel bir dergide yayınlayanlara aklım ermiyor. Amasialı olmamıza milyar yıl var ama iki yüzyıllık teoriyi yeniymiş gibi ortaya atanların AmAsialı olduğu kesin.


Kaynak olarak vikipedi'den yaralanılmıştır. 

1 Mayıs 2015 Cuma

CARMINA BURANA

 
Kumar, aşk, şarap, şehvet...Üç temalı "müstehcen" (!) başyapıt.

İki gün önce Fazıl Say bir yazısında: "Antalya'da gerekçesiz bir şekilde sansürlenen Nazım Orotoryası yerine Carmina Burana eserinin konulduğunu, Carmina'nın da konusunda şarap şehvet ve seks içerikli bölümler bulunduğunu" yazmış, bunun üzerine Devlet Opera ve Balesi İzmir'de yarın (2 Mayıs) sahnelenecek Carl Orff'un Carmina Burana eserini sözlerinin içeriği nedeniyle iptal ettirmiş. Yani eseri sarsürlenen ve buna tepki çekmek için yerine konan eserin de sansürcü kafaya uymayacağını söyleyen Fazıl Say; Carmina'nın AKM'de defalarca izlediğim, insanın tüylerini diken diken eden o muhteşem 100 kişilik korosu eşliğinde Almanca sözlerini hiç de anlamadığım, anlamaya da gerek olmadığına inandığım ki, koro ve çalgıların (davula dikkat) öne çıktığı yapıtın sözlerinin bıçak altına yatırılmasına sebep ve buna bağlı olarak dolaylı yoldan da olsa trajikomik olarak eseri sansürleten kişi durumuna düşmüş oldu:)


Videonun Bloğumda ilk yayın tarihi: 5 Mart 2012 Pazartesi