22 Temmuz 2013 Pazartesi

TUR' UN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ



           Tour de France 2013, dün koşulan Versailles-Paris Champ-Elysées arasındaki 133,5 km.lik etapla tamamlandı. Tour tarihinde ilk kez bisikletçiler Paris'e akşam üzeri girdiler ve doyulmaz günbatımı eşliğinde, gidip göremeyenlere, görüp te özleyenlere karış karış Paris'i gezdirerek hem spor hem tarih ve doğa güzelliği sundular hepimize. Bu yıl Korsika adasında başlayan Tour'u baştan itibaren izlemek, yaz bugünlerinde denizi*  bir saat erken terk etmeme neden olsa bile bir kazançtı. Başka sporlara benzemeyen bisiklet, her türlü dayanışmanın, sportmenliğin, ahlakın, özverinin, yardımlaşmanın doruklara çıktığı bir spor olduğu gibi, ihanetin, fırsatçılığın, açgözlülüğün de görülebildiği ender sporlardan biri.
           İlgilenen kimseler daha fazla bilgiyi http://www.letour.fr/le-tour/2013/us/ adresinden bulabilirler.
Benim burada bahsetmek istediğim şey Fransızların bu işi bilmeyişleri ve ülkelerini yeteri kadar verimli kullanmamaları olduğunu gördüğümdür. Massif Central bölgesinde kilometrekarelerce ve gözün görebildiği kadar uzaklığa kadar alan yemyeşildi. Başka bir renk görmek mümkün değildi. Arada bir kellik olsun, hes olsun, taşocağı olsun yoktu. Orman, orman, orman görmekten yeşile bakmaktan bıkıyor insan. Sahiller el değmemiş gibi, halka açık. İnsan oraya beşyıldızlı bir otel yapmaz mı, hem de etrafını çevirerek. Ekili, ekili, ekili alanlar. Bağlar, hububat tarlaları, hayvan üretme çiftlikleri.  Olur mu canım. Oralara Fabrikalar yapılsın ki, dereler, akarsular kirlensin. İnsanlar üzümü, buğdayı ne yapacak? Hayvancılık yapacaksın da ne olacak? Parayı verir alırsın angusları. Sonra Paris... Adamlar rant nasıl elde edilir bilmiyorlar. Concorde Meydanı' nın ortasına bir AVM dikmeyi, yanına da otel yapmayı becerememişler. Tarihi binalarını müze ve eğitim kurumları olarak kullanıyorlar. Parkları geniş ve büyük. Meydanlar insanlara açık. Ortasında havuz yok. Ayak basacak o kadar çok yer var ki... Öyle öbek, öbek çiçek ekip parkı ve meydaları sekize, ona yirmiye bölmemişler. Korsika adasına, bir ucundan diğer ucuna demiryolu hattı yapmışlar. Yol üzerindeki şehirler ve kasabalar; gayetle düzenli bir mimari bütünlük içinde, yüz, ikiyüz yıl önceki özelliklerini koruyarak bugüne gelmiş, tarih kokuyor. Bitmemiş ve çatısında demir filizleri olan yarım yamalak, sıvasız boyasız bir tane bile binası olmayan şehir olur mu?
           Yarış sonrası podyumu kullanmasını da bilmiyorlar. Kazanan ve dereceye giren sporcular ve podyum kızları ile o dalda duayen olmuş sporculardan başka kimse yoktu podyumda. Siyasi rant elde etmeyi de bilmiyorlar. Podyuma;  Devlet Başkanı, Başbakanı, Bakanı, Belediye Başkanı çıkıp ta bir konuşma bile yapmadı yahu! Sporculara ödüllerini  kazanan mayo ile aynı renk elbiseler giyen podyum kızları verdi. Kızlar her iki yanağından da öptüler bisikletçileri. Bir kupa ve bir çiçek verdiler. Olur mu canım, ne ayıp. Bu çocuklar 85 saat kıçlarını ezdiler selenin üzerinde, günde 8-10 bin kalori harcadılar, acı çektiler, yağmurda, rüzgarda dağ tırmandılar; öyle hediyeler vereceksin ki, onları tutmaya elleri yetmeyecek, podyuma, yerlere koyacaklar. Sonra ödüllerin podyum kızları tarafından verilmesi de neymiş? Sonra bu sporcular, podyum kızlarıyla tanışıp, arkdaşlık yapıyor ve maazallah evleniyorlar? (George Hincapie). Sonra, Fransızlar tv'den Tour yayını da yapmasını bilmiyorlar. Tour'u, hayatında hiç tur izlememiş bir futbol spikerine anlattıracaklarına, bisikletten anlayan ve bisikleti bilen anlatıcılara anlattırıyorlar. Aslında şöyle, "ağlamak istiyorum" diyen bir spikere anlattırsalardı  da, ekranları başında saç baş yolsaydı Fransızlar. Yapamıyorlar işte fazla saygılılar! Eurosport Türkiye bu işi, senelerdir en iyi yapan ve tur'u izleyen herkese bisikleti sevdirecek denli donanımlı, dersini iyi çalışmış, akıcı konuşan Caner Eler ile yapıyor. Onu ve kendisine yardımcı olan herkesi her yıl olduğu gibi tebrik etmek gerekir.
            Yarışlarda Chris Froome'un performansı ve özellikle de Monh Ventoux'da yaptığı atak ile pedala uyguladığı güç ve kadans çok konuşuldu ve konuşulacak. Bugün için iyi yönden bakmak ve Sky'ın uyguladığı bilimsel çalışma ve taktiklerin bir sonucu olduğunu söylemekten başka yol yok. Diğerlerinden uzaydan gelmiş kadar farklıydı Froome. Bu gibi olayların aslı yıllar sonra ortaya çıkıyor. Dopingle adatan sporcular her branşta olduğu gibi bisiklette de var ve azınsanmayacak kadar çoğunlukta idi geçmişte. En tazesi Armstrong olayı. Doksanlı yılların sonu ve ikibinli yılların başı olmak üzere 7 Tour şampiyonluğu elinden alındı ve Armstrong ömür boyu spordan men edildi. Hiç yokmuş sayıldı.
             Sporda doping, yarışma arkadaşının olası bir şampiyonluğunu, birinciliğini, onun kazanacağı onuru, şöhreti, parayı ve ileride yapacağı sponsorluk ve reklam anlaşmalarını ve yaşamını elinden almak demek olduğuna göre; Doping yapanların sadece şampiyonluklarını elinden almak ve onları ömür boyu da olsa spordan men etmek yeterli ve adil bir ceza mıdır? Dopingle elde ettiği ve  başkasının olabilecek tüm maddi manevi kazanınmlarının elinden alınması ve doping yaptığı günün bir gün önceki haliyle buırakılması daha adil değil midir?
              Bizdeki doping olayı daha da vahim. Test sonuçlarınnın verilen numuneler üzerinden pozitif çıkma yüzdesi 0,5-2 arasında ise, ciddi bir doping skandalı var demek olduğu halde; Ülkemizde bu oran yüzde 30' lara erişmiş durumda  dır. Daha da vahimi doping yapmak yıldız sporcular seviyesine yani 14-15 yaşlarına kadar inmiştir. Avrupa ve Akdeniz oyunları şampiyonlarına 500 altın ödül veren yönetmelik var oldukça bundan nemalanmak isteyen çıkar amaçlı çevreler de olacaktır. Çocuklar daha fazla zehirlenmelerini engellemek ve otuzlu yaşlarda kalp krizindan ölmelerinin önüne geçmek için çok ciddi bir spor politikası izlemek, sporu, liyakatlı ve yönetici sporculara bırakmak ve sıkı doping kontrolu uygulamak gerektiğini bir kez daha hatırlayalım. Zira, doping yapan dopingi kontrol edenden bir adın ileridedir. Ço dikkat etmek gerek.

          


*Büyük, geniş, tuzlu su kütlesi.
  

6 Temmuz 2013 Cumartesi

NEO-KORTEKS

        
            Karını aldatırsın, sevgilini aldatırsın, arkadaşını aldatırsın, kardeşini aldatırsın, anneni-babanı aldatırsın, kocanı aldatırsın, patronunu aldatırsın, çalışanını aldatırsın, vatandaşını aldatırsın, seçmenlerini aldatırsın, birlikte yarıştığın sporcuları aldatırsın, sporcunu aldatırsın, seyirciyi aldatırsın, okuyucunu aldatırsın,  komşularını aldatırsın, devletini aldatırsın, vergi dairesini aldatırsın, müşterilerini aldatırsın, hastalarını aldatırsın, doktorunu aldatırsın, kedini aldatırsın, köpeğini aldatırsın, trafik polisini aldatırsın, sürücüyü aldatırsın, öğretmenini aldatırsın, halkını aldatırsın, buluşma sözü verdiğin kişiyi aldatırsın, imamı aldatırsın, cemaati aldatırsın, borsayı aldatırsın, kapısında beklediğin kulübün üyelerini aldatırsın, kulübünü aldatırsın, dünyayı aldatırsın, ayı, yıldızları, göğü, galaksiyi, evreni… Fırsatını bulduğunda ve koşullar uygun olduğunda herkesi aldatırsın. Sen diğerlerine göre neo-korteks tabakası büyük olan bir türsün!

DENİZE DÜŞEN GÜNLÜKLER !

          
          Tarih yazıyla başlar. Yazı öncesinde tarihten söz edilemez.  Bu devirler ilkel ve karanlık devirlerdir.  Tarih belirtilmeden yazılan yazılar da ilkel ve karanlık dönem  gibi sağlıklı bilgi vermezler. Bu yazılar, denize dökülmüş bir avuç tuz  gibidir, kaybolur gider, hakkında yorum bile yapılmaz. Zaten doğal olarak yoruma kapalıdırlar. Tıpkı kendi kendine yayın yapan radyo sinyali gibi monolog içerir bu yazılar. Bu gibi yazılar, yazarıyla büyük bir uyum içerisinde olup, “körler sağırlar yazarını ağırlar”.

TERS ORANTI



Dik duran başakda tane kaybı vardır, verimsizdir. Eğilen baş'da kişilik kaybı vardır, onursuzdur.




24 Kasım 2011 11:41