25 Kasım 2012 Pazar

PEKLEŞTİRME !




Yıllar önce şöyle bir konuşma geçmişti aramızda:
- Seni seviyorum.
- Ben de seni seviyorum.
- Güzel olan ne biliyor musun?
- Anlatsana.
- Senin beni sevdiğini benim bilmem.
- Daha güzeli de var.
- Nedir?
- Benim seni sevdiğimi bilmeni benim bilmemdir.
- En büyük mutluluk ve güven duygusu bu olsa gerek...

Sen de sevgini pekleştir.

22 Kasım 2012 Perşembe

DEYİŞ 8


Devletin görevi; vatandaşı olan herkese resmi dili öğretmek ve toprakları üzerinde yaşayan her vatandaşının anadilini öğrenme hakkını sağlamak olmalıdır.

9 Kasım 2012 Cuma

MİRAS



"... Ben, manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım bilim ve akıldır... Zaman süratle ilerliyor, milletlerin, toplumların, kişilerin mutluluk ve mutsuzluk anlayışların bile değişiyor. Böyle bir dünyada, asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek, aklın ve bilimin gelişimini inkar etmek olur... Benim Türk milleti için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır. Benden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel eksen üzerinde akıl ve bilimin rehberliğini kabul ederlerse, manevi mirasçılarım olurlar... "

Hem Gazi, Hem Mustafa Kemal, Hem ATATÜRK


Milli Eğitim Bakanı Dr. Reşit Galip'in sorusuna Mustafa Kemal'in yanıtı.

6 Kasım 2012 Salı

ESİNLENEN UZUN CIVILTILAR 1

            
              Pastırma yazı diyorlar ama bana göre yaz uzun sürdü, bitmedi ki, pastırma yazı gelsin. İstanbul'un Fenerbahçe sahillerinde ekim ayı ortalarına kadar denize girildi. Ben, eylül ayı ortalarında bıraktım. Bundan sonra biraz soğuk yapıp peşinden de bir sıcak yaparsa havalar, işte o bana göre pastırma yazıdır. Sonrasında gelsin sıcak şarap günleri. Sırt çantanı arkana, kendini de bisikletin üzerine atıp, şehrin kenar dokularında bir kır kafesinde dostların ve sevdiklerinle yaşayabilirsin bu özgürlüğü. Zevkle yaptığın bu işten ayrılırken, kulaklarında çalan Handel'le dönüş yolunda olmanın 'başarıyla bitirilmiş bir işi gerçekleştirme' kıvancını taşımanın mutluluğu, çok isteyen kişinin anne ya da baba olma mutluluğu ile eşdeğerdir.
             İnsanın yapmak istemediği işler de vardır. Yapmaktan delicesine kaçındığın ve sevmediğin işleri (AVM' lerde bulunmak gibi) yapabilmen için en geçerli neden; sonunda kişiyi bunları paylaşmaya ikna eden ve sebep olan sevilen ve aşık olunan birinin varlığıdır. İnanın o zaman sevmediğiniz işleri, çok sevdiğiniz yatağınız kadar severek yaparsınız. Yatağınız dedim çünki, hani kendi evinizin dışında bir yakınınızın ya da akrabanızın evinde kalırsınız da ertesi sabah uyandığınızda size ilk sorulan soru : "Nasıl, iyi uyudun mu, yatağını yadırgadın mı? olur. Yataktan kalkmanın en zor olduğu anlar; gökyüzünün gece haritasının değişmediği, yani daha ay ve yıldızlar hâlâ yerli yerindeyken işe gitme vaktinin geldiği anlardır. Gerçi uygulanan kış saati ile erken kalkanların gökyüzü haritaları biraz daha gündüze kayma ile daha erken ağarmaya başlasa da bu kez dönüş yolunda geceyi erken karşılamak var. Belki bu da geceyi yaşamayı sevenlerin işine geliyordur kimbilir, daha erken geceyi kucaklamak da hoş bir şey olsa gerek. Ama ne olursa olsun gecenizi mutlaka Verdi ile bitirin. İyi gelir. İğne olmak gibi. Hastalık tedavisi için ağızdan alınan haplardan daha etkili.
             İş hayatı ve yapılan işler insanların karakterlerine de etki ediyor. Yapılan işe ve iletişimde bulunulan  kişi ve kitleye göre yapılanıyor insan. Yoksa her an baskı altında olan ve gerçekleştirmesi gereken yıllık kotalar verilen çalışanın iş hayatında başarılı olmasının istendiği fakat bunun sonucunda kişinin sağlığının bozulmasına neden olan bir tip geri kapatalist toplum modelinde yaşıyoruz. '80 öncesi dönemde bu böyle değildi. Zamanla  ilerleyerek ve gelişerek! büyüdü ve bugünkü konumunna ulaştı. İşi yüzünden ve işi ile ilgili insan ililşkilerini yansıtan kişililk değişimlerine bir yere kadar diyeceğim yok ama, bunu karakterine yapıştıran ve iş yaşamı dışında yakınlarına ve dostlarına da davranış biçimi olarak sergileyen insanları; rolünü gerçek hayatt da oynayan oyunculara benzetiyorum. Bu davranış şekli, çıkarları için  hesaplı ve planlı davranarak "bu kişi ileride bana gerekli olur" zihniyetiyle ona yaklaşarak kendinden uzaklaşmaktır. Gerçek yaşamda kabul edilemeyecek kadar sinsi ve içtenliksiz bu davranış bana göre iş hayatında da kabul edilemez bir insan şeklidir.
           Bir de ortam insanı olduğunu sanan ve herkese mavi boncuk dağıtmaya çalışan. Her gördüğü ve her selamlaştığı kadına kendi karısının yanında ölçüsüz ve gereksiz iltifatlarda bulunanlar ile, burnu düşse yerden almayacaklar vardır ki; bu kişilerin tavırları bundan sonra kendileri için "yine mi sen geldin" dedirtecek kadar kendilerinden yaka silkinmesine neden olur. Bu insanların etkisi iki şişe soju ile bile çekilmez. Her zaman için yine mi geldin yerine, iyi ki geldin denen türden olmak gerek. Bazen "bu tür insanların acaba bir yaşam koçu mu var?" diyorum kendi kendime. Yaşamını yönlendirmeyi bilmeyenler ve nerede nasıl davranılacağını, mesleğini nasıl geliştireceğini, geleceğini nasıl planlayacağını ve toplum içinde nasıl davranılması gerektiğini bilmeyenler ve kendilerine bir yol haritası çiz(e)meyenler çözümü yaşam koçlarında arıyorlar. Bu gibi kimselerin tembel olduğunun kesin olduğuna inanıyorum. Yaşam koçları, yaşamı yaşayıp, her türlü olayın içinden çıkıp gelen insanlar olmadığı gibi, yol göstericiliğine gözü kör inanmak ancak tembel insanların işidir. Biraz okuyan ve çabalayan insan, yaşam koçu dedikleri yol göstericilerden daha iyisini başaracaktır. Yaşamını dilediği gibi düzenlemek isteyen bir insan görmüş geçirmiş deneyimli ve yaşamın içinden gelen birinin tecrübelerinden yararlanır. Yaşam koçu, sizin okuyarak öğrenebileceğiniz, gözlemleyerek değerlendireceğiniz şeyleri sizin tembelliğinizden yararlanarak öğrenip, size satmaktan başka birşey yapmıyordur. Yaşayarak gören öğrenen deneyimli kişilere evet, yaşamadan bize nazari bilgi satmaya hayır. İnsan, Freud'u, Lacan'ı, Marx'ı, Engels'i, Zizek'i, Sartre'ı  ve çağımıza yön vermiş diğer büyük düşünür ve felsefecileri biraz okuyup öğrense kendi kendisinin yaşam koçu olur.
             Sürekli kendini ispat içinde olma tutkusu kişinin yanlış tanınabileceği kuşkusundan kaynaklanıyorsa buna bir dereceye kadar hoşgörü ile bakılabilir. Gerçek yaşamda, insanların birbiri ile yüz yüze olduğu durumlarda kuşku duymanın bir anlamı yoktur. Davranış ve sözlerde dürüst davranılıyorsa kişi kendini içtenlikle dışa vuruyorsa, en az o kadar tanınabileceği kesindir. Kişilerin birbirini göremediği, duyamadığı, davranış ve konuşma becerilerini duyuları ile anlatamadığı ortamlarda (burası yani blogger gibi), yanlış tanınma ve tanınamama kuşkusu duyulması olağan bir davranıştır. Yazılanlar her zaman kişiyi tanıma ve belli bir düzlemde hayal etme konusunda yeterli olmaz. Davranışı, duruşu, oturuşu, toplum içindeki saygınlığı, konuşması, huyu, karakteri yazılarına tam olarak yansımaz. Ancak o kişi hakkında sadece fikir verir. Sadece dünya görüşünü yansıtır.
 Bazı insanlar  burada kuşku duyanlara örnek gösterilebilirse de, gerçek hayatta ve toplum içinde kendini ispatlamaya gayret etmez  ve  buna da gerek duymazlar. Ne oldukları ve nasıl oldukları, gerek fiziksel ve gerekse fikirsel olarak herkesin gözü önündedir.

                           
                        

4 Kasım 2012 Pazar

DEYİŞ 7


                                                           
Bir bilim adamı siyasetçi olursa nesnelliğini, bir sanatçı siyasetçi olursa muhalifliğini kaybeder   
                                                                                                                 Hektor   


3 Kasım 2012 Cumartesi

BEŞ DUYU DENEYİ



Madeleine Stowe

Renk: Yeniay parlaklığı
Koku: Günü geçmiş kasa fişi
Dokunsal: Yüksek ateşli bir hastaya soğuk suyla kompres yapmak
İşitsel: Çok sesli müzik
Tat: Tırnak cilası