25 Haziran 2012 Pazartesi

RÜYAMDA 25 HAZİRAN

                                            
            Yıllar sonra doğup büyüdüğüm yerde buluyorum kendimi. Avustralya Açık tenis turnuvası burada yapılacakmış. Ben de katılacak olan tenisçiler arasındayım. Kaydımı yaptırmak için kucağımda koşum takımları jüri odasına giriyorum. Beni tartıya çıkarıyorlar ve aynı zamanda da boyumu ölçüyorlar. Boyum olduğumdan 10 cm. kısa olarak 1.82 çıkıyor, buna rağmen kilom da olduğundan 10 kg. fazla olarak 102 çıkıyor. Bu boy ve kilo ile Nadal'a rakip olmayacağımı söylüyorlar. Ben de kucağımda koşum takımları dışarıya çıkıyorum. Kapıda Abdülaziz'in saltanat arabasına benzer bir araba duruyor. Atları yok ve koşumsuz. Biraz ileride otlayan atlardan dört tanesini getiriyorum ve onları arabaya koşuyorum. Büyük ablam, ben ve diğer kardeşlerim ve o gün sadece orada gördükleri genç kadın ile arabaya biniyoruz ve gezmeye çıkıyoruz. Okuduğumuz ortaokulun önünden geçerken büyük ablam: "Bakın, şu en üst kattaki köşe pencereden dışarı sarkan kişi benim, bakın bakın gördünüz mü, size el sallıyorum" diyor. Daha sonra ilçenin girişindeki  caddede ilerlerken, yolun kenarındaki evlerden daha önce arkadaşlık yaptığım kızların dışarı çıktıklarını görüyorum. Bu arada,  arabadaki genç kadın bana dönerek ve adımla hitaben: "Seninle biz nereden çıkacağız ....." diyor. Ben de kendisine, "Bu şartlarda biz bir yerden çıkamayız" diyorum. Araba bizi (on)lu yaşlarımın geçtiği başka bir yerde nehrin denize döküldüğü ağızda "Kadir'in Yeri" ne getirdiğinde yanımızdaki genç kadını orada otururken görüyorum, rakımızı ve balıklarımızı söyleyip güzelce demlenecekken martı çığlıkları ve karga sesleriyle uyanıyorum, saat 05:20.

23 Haziran 2012 Cumartesi

NERVAL


(...........)                                                                                                                                         
            Herkes bilir ki, sık, sık, çok canlı bir parlaklık sızsa da, rüyada asla güneş görmeyiz. Nesneler ve gövdeler kendiliğinden aydınlıktır. Top top beyaz ve siyah üzümlerle yüklü asma çardaklarının küme küme uzandığı küçük bir bahçede buldum kendimi; bana kılavuzluk eden kadın, asma kümeleri altında ilerledikçe, birbirlerini kesen çardakların gölgesi, gözlerinden onların biçimlerini ve örtülerini değiştiriyordu. Sonunda kümeler altından çıktı bana öncülük eden kadın. Açık bir alandaydık. Bir zamanlar bu alanı çaprazlama kesen eski ağaçlı yollar kaybolmaya yüz tutmuştu; izleri güçlükle görülüyordu. Uzun yıllardan beri savsaklanmıştı tarım; ve sağa sola dağılmış filbaharlar, yaseminler, sarmaşıklar, uzun ot kollarını gür ağaçlar arasında uzatmışlardı. Meyve yüklü dallar yere sarlıyor, kendiliğinden bitmiş yabani bahçe çiçekleri asalak otlar arasında açılıyordu. Kavaklar, akasyalar ve çamlar yükseliyordu uzaklarda. Aralarında zamanın kararttığı heykeller vardı. Sarmaşıklarla kaplı bir kaya yığını çıktı önüme. İçinden canlı bir kaynak fışkırıyor; ezgi çalkantısı, geniş nilüfer yapraklarıyla yarı örtülü, suları uykuya dalmış gözede çınlıyordu.
             Ardından gittiğim kadın, yanardöner tafta entarisinin pililerini yansıtan dalgalı bir devinimde boyunu uzatarak, (1) çıplak koluna zarifçe uzun bir gülhatmi sapını sardı, sonra gür bir ışık huzmesi altında büyümeye başladı. Şöyle ki, o büyüdükçe bahçe de yavaş yavaş şeklini alıyor ve yerler ağaçlar giysilerinin gül bezeklerine ve yapraklarına dönüşüyor, aynı anda yüzü, kolları gökyüzünün lâl rengi bulutlarına uzanıyordu. Biçim değiştikçe gözden kaybediyordum onu, kendi büyüklüğü içinde yok oluyor gibiydi. "Kaçma, kaçma!..
Çünkü doğa da seninle birlikte ölür" diye haykırdım.
             Bunları söyleyip, büyüyen ve onu görmeme engel olan gölgesini yakalamak istermiş gibi, kayalar aresında çılgınca yürüdüm, ama dibinde bir kadın büstünün bulunduğu yıkık bir duvarın eteğinde tökezledim. Devrilen büstü kaldırırken baktım ki onun büstüydü... O sevgili yüzü, çizgilerini hemen tanıdım ve gözlerimi gezdirdiğimde, bahçenin bir mezarlık halini aldığını gördüm. Sesler, "Evren gecedir!" diyordu.

             Başlangıçta öylesine mutlu olan bu düş, sonunda şaşkına çevirdi beni. Yorumu neydi? Bunu çok sonra anladım. Aurélia ölmüştü. Önce sayrılık haberini aldım. Umutla umutsuszluk arası bir ruh hali içindeydim. Artık çok az yaşayacağıma inanıyordum ve biliyordum artık, seven yüreklerin yeniden bulışacağı bir dünya vardı. Zaten Aurélia, yaşarkenden çok, ölünce benimdi...Bu bencil düşüncenin bedelini sonradan acı pişmanlıklarla ödeyecektim...
     (..........)
          
(1) Cennet yolculuğunda da Dante'ye Beatrice kılavuzluk eder.


Gérard De Nerval, Aurélia (Rüya ve Yaşam)
Cumhuriyet, Dünya Klâsikleri 
Çeviren: Erdoğan Alkan

21 Haziran 2012 Perşembe

SUPERNOVA

Bir yıl önce bir ışık daha sönmüştü ve biraz daha kararmıştı dünya.

20 Haziran 2012 Çarşamba

RÜYAMDA 20 HAZİRAN

    
                  Merdivenlerinden anladığım kadarıyla yıllar önceki haliyle Yeşilköy Çınar Otel'deyim. Yanımda o zamanki arkadaşlarım var. Dışarı çıkıp yan taraftaki kapıdan aşağı iniyoruz. Diskonun kapısında Uğur Dündar karşılıyor bizi, kendisiyle ayaküstü sohbet ettikten sonra, elimize bir kâğıt tutuşturuyor. Kâğıdı açıp baktığımda Bakırköy savcılığından geldiğini ve ifademize başvurmak için davet edildiğimizi öğreniyorum. Ben kâğıdı Uğur Dündar'a veriyorum ve benim yerime sen git diyorum. Oradan ayrılıp biraz yürüdükten sonra kendimi Moda iskelesinde buluyorum. İskelenin bekleme salonunda o güne kadar tanıdığım tüm yakın arkadaşlarımı görüyorum. Yanlarında eşleri ve çocukları olduğu halde arkaları yola dönük denize cephelenmiş oturuyorlar. Sesleniyorum, beni duymuyorlar.  Sadece bir arkadaşım dönüp bakıyor ve bana selam veriyor. Yanına gidiyorum, vardığımda diğer bütün koltukların boş olduğunuı ve ondan başla kimse olmadığını görüyorum. Bu esnada yoldan geçen eşimin arkasından bağırarak koşuyorum. Yanına geldiğimde bana bir arkadaşını tanıştırıyor. Benim de tanıdığım bu kadın arkadaşının, yüzünü göremiyorum. Daha önce görmediğim fakat tanıdığım bu arkadaşı, yüzünü göremediğim için bana yabancı biri gibi geliyor. Yüzünü görmeyi o kadar istediğim halde her yerini gördüğüm halde, omuzlarını, göğsünü, belini, kalçalarını tüm vücudunu gördüğüm halde, elini tutup sıktığım ve dokunduğum halde yüzünü göremiyorum. Vücudundan ve kilosundan kendini tanımaya çalışıyor fakat kim olduğunu anlayamıyorum. Ortaya yakın kısa boylu,  ince yapılı olduğunu gördüğüm kadını şimdiye kadar tanıdığım kimseye benzetemiyorum. Sonra üçümüz birlikte eve geliyoruz. Gece yarısı oluyor. Yatak odasına girdiğimizde kadının yatağa yattığını ve üzerini örtüyle rulo yapar gibi  tamamen kapattığını görüyorum. Sonra ne olduysa yüzünü açıyor ve benimle konuşuyor. Ben ise, dışarı çıkmam gerektiğini saatime kayış alacağımı söyleyip caddeye çıkıyorum. Bir pet şop'un önüne geldiğimde saatimi gösterip uygun bir saat kayışı istiyorum ve dükkan sahibinin verdiği pembe deriden mavi boncuklu kedi tasmasını alıp eve dönmek üzere tekrar kendimi caddeye atıyorum.

18 Haziran 2012 Pazartesi

YAŞAMAK GÜZEL ŞEY DOĞRUSU

 Dosya:Melih Cevdet Anday.jpg D.Y.'ye ithaf olunur.
Yaşamak güzel şey doğrusu
Üstelik hava da güzelse
Hele gücün kuvvetin yerindeyse…
Elin ekmek tutmuşsa bir de
Hele tertemizse gönlün
Hele kar gibiyse alnın
Yani kendinden korkmuyorsan
Kimseden korkmuyorsan dünyada
Dostuna güveniyorsan
İyi günler bekliyorsan hele
İyi günlere inanıyorsan
Üstelik hava da güzelse
Yaşamak güzel şey
Çok güzel şey doğrusu…

16 Haziran 2012 Cumartesi

KARIŞIK


Bazı müzikler ve müzisyenler yaşama nedenidir. O çaldığında nerede olursan ol kendini hissedersin.

Beklerken zaman negatif ilerliyor sanki. Ne kadar hızlı yaşasan da, aynı yerde kalıyorsun.

Görmek istediğiniz rüyayı görebilmeniz için, onu yaşamanız gerekir.

İşe yaramaz atık metaller sanata dönüştürülüyor. İşe yaramayan insanları  da atacağımız ve onları geri dönüştüreceğimiz bir sanat dalı olsaydı.

Bir şiir seni senden alıyorsa eğer, o şiir görevini yapmış demektir.

Travma yaşamamak için kendi bedeninizle barışık olun. Etkilenmediğiniz ve ilgilenmediğiniz acı ve trajik bir olayla ilgili duygu sömürüsü yapmayın.

Yapılması gereken şeyleri, yapılması gereken zamanda yapmayanlar bir mevsim daha beklemek zorunda kalırlar.

Çetrefilli ve karmaşık ilişkiler yumağında çok kimlikli olmaktansa, düz ve sade yaşayarak kendin olmak daha mı iyi?

İç sesin ne kadar özgür olursa sen de o kadar sen olursun.

Asalet gösterişsiz, sade ve kendi halinde yaşamaktır.

Kedi sevin(iz),  sokağınızda evinizde beslediğiniz en az bir kediniz olsun. Yolda yürürken bacaklarınıza sürünsün başını.



14 Haziran 2012 Perşembe

TOM WAİTS

 
Gözden kayboluşunu izlemek

Dün akşam düşümde seni gördüğümü düşledim
çayırın karşı yakasındaki pencereden üstünü değiştirirken izliyordum seni,
mor bir günbatımını kuşanırken sen sımsıkı örülmüş saçlarının üzerine çepeçevre,
tek bir gül, abanoz dalgalarını sararken saçlarının,
yatak odanın sarı aydınlığında salınırken sen,
havayı nemlendiriyordu
uzaklardaki yaralı bir kurdun iniltisi
ve toprak içiyordu damlayan suyunu çeşmenin.

Evin hülyalı ve solgun,
karanlık yaz gecesinin aleviyle yıkanıyordu,
derken aydınlandı ortalık birden, kapı açıldı
ve sarı bir kedi hızla fırladı ışıklı yoldan
dosdoğru bahçeye.

Kiraz ağacının baygın kokusu dolduruyordu havayı,
senin ışıltılı gülüşünü duydum ansızın,
iki mavi orkide,
biri saçında, diğeri belinde,
bir dizi parlak sarı karnaval feneri
gün ağarırken
ardında haleler bırakarak gölde uzaklaşıyordu.

Derken ezgiyi duydum, tango çalıyordu
ve sen siyah kavak ağacının gölgesinde dans ediyordun,
gözden kaybolana kadar seyrettim seni.



Watch Her Disappear .

12 Haziran 2012 Salı

BOZBEK' İN "İÇ SES" MİMİ

          İç sesim, kendi bedenimde ve sadece benimle konuşan, hapsolmuşluktan kurtulmak isteyen sestir. Ne kadar özgür olursa, ben o kadar kendim olurum. Benim içimdeki ben'i yaşayan, dışında ise 'ben' olmaya çalışandır. Kendi bedenimde benliğimi kışkırtan ve ele geçirmeye çalışan, ele geçirdiğinde 'ben' olan, ele geçiremediğinde yabancılaşan varlık. 'İdeal ben'i' yakalamaya çalışan ve benle arasında sürekli iletişim halinde olan iç sesim,  hapsolmuşluktan kutulduğunda benim dışında 'ben' olarak şekillenir.
         Sürekli iç sesimizle konuşma halinde oluruz, karşımızdaki insanla konuşurken kendiyle de konuşan ve büyük bir sözcük devinimi içinde gördüğü her şeyle, yaşadığı her olayla ilgili olarak kendine soran, yanıt alan, çok düşünen kendi içinde çok konuşan kişiler vardır. Ben kendimi bu sınıfa koyuyorum. Yaşadığı bir olayla ilgili karşısındaki ile yaptığı konuşmanın bir benzerini kendiyle de yapanlara rastlanır. İçinde konuşan 'o'nun' söylediklerine yine içindeki 'ben' le yanıt verirler. Bir konuşmadan önce ortamı ve mekânı  hayalinde yaşatarak öncelikle iç sesiyle konuşan ve kendi tepkilerini ölçenler vardır. Söylediklerinin ne tepki vereceğini kendi içimde yaşattıktan sonra, olası bir anti tezi yine iç sesiyle kendi içinde dile getirirler. Başka birinin sesi ile dile getirdiklerini kendi iç sesiyle yanıtlarlar.
         İç sesle konuşmak, çoğunlukla vicdan muhasebesi yapmak anlamında yorumlanır. İç ses sadece pişmanlıkların ve vicdanın sesi değildir. Bu durum, kişinin içinde yaşattığı başka biri ile savaş anlamına da gelmemelidir. Farklı iki karakterin aynı bedende çatışması, kişinin masum bir iç ses olayı olmaktan çıkmış olup  nevrotik bir durumdur ve psikanalitik açıdan incelenmesi gerekir. Kişi her durum ve olayda iç sesi ile konuşabilir. Belki de buna kişinin kendi ile konuşmaları dersek daha yerinde bir tanımlama yapmış oluruz.
        Sürekli konuşma devingenliği içinde olan bedenimi, iç sesimle yaptığım konuşmalara kulak verdiğimde 'ben' o vakit ben oluyorum aslında.
     

8 Haziran 2012 Cuma

LÂBİRENT

 
             " Varsayın ki, yetişmiş bir kızı olan bir dul ile evlendim. Babam üvey kızımla sevişti ve onunla evlendi. Böylece babam, benim damadım oldu. Üvey kızım da, babamın karısı olması nedeniyle annem oldu.
Karım bir erkek çocuk doğurdu. Bu çocuk, doğal olarak babamın kayınbiraderi oldu. Babamın karısı da bir erkek dünyaya getirdi. Bu çocuk doğal olarak benim kardeşim oldu, fakat aynı zamanda kızımın da oğlu olduğu için dolayısıyla benim torunum oldu. Böylece, karım da annemin annesi olması nedeniyle benim aynı anda büyükannem oldu. Ben bir yandan karımın kocası bir yandan da onun torunu olduğumdan ve bir kişinin büyükannesinin kocası da doğal olarak büyük babası olacağından bu durumda ben kendi kendimin büyükbabası oldum. "
Mark Twain. 



 Not: Mark Twain'in bu fantezisi, doğaya ve yasaya aykırı olmamasına rağmen toplum tarafından doğal karşılanmayan ilişkiler yumağı olarak addedilmiştir.

7 Haziran 2012 Perşembe

KİRAZ MEVSİMİ DE BİTİYOR !


Siz de gamzeniz olsun istemez misiniz? 
Çıplak heykeller yapmalıyım
Çırılçıplak heykeller
Nefis rüyalarınız için.
Ey önünden geçen ak sakallı kasketli
Yırtık mintanından adaleleri gözüken
Dilenci.
Sana önce
Şiirlerin tadını
Aşkların tadını
Kitaplardan tattırmalıyım
Resimlerden duyurmalıyım. Resimlerden.

Şu oğlan çocuğuna bak.
Fırça sallıyor
Kokmuş manifaturacının ayağına
Dörtyüzbin tekliğinden
On kuruş verecek.

Seni satmam çocuğum
Dörtyüzbin tekliğe.
Ne güzel kaşların var
Ne güzel bileklerin
Hele ne ellerin var, ne ellerin.

Söylemeliyim.
Yok
Yok... meydanlarda bağırmalıyım
Bu küçük
Güllerin buram buram tüttüğü
Anadolu şehri kahvesinde
Kiraz mevsiminin
Sevişme vakti olduğunu.

Resimler seyrettirmeli, şiirler okutturmalıyım.
Baygınlık getiren şiirler.
Kiraz mevsimi, kiraz
Küfelerle dolu pazar.
Zambaklar geçiriyor bir kadın
Bir kadın bir bakraç yoğurt götürüyor.
Sallıyor boyacı çocuğu fırçasını.
Belediye kahvesinde hâlâ o eski, o yalancı
O biçimsiz Bizans şarkısı.

Sana nasıl bulsam, nasıl bilsem
Nasıl etsem nasıl yapsam da
Meydanlarda bağırsam?
Sokak başlarında sazımı çalsam
Anlatsam şu kiraz mevsiminin
Para kazanmak mevsimi değil
Sevişme vakti olduğunu.

Bir kere duyursam hele güzelliğini, tadını
Sonra oturup hüngür hüngür ağlasam
Boş geçirdiğim, bağırmadığım sustuğum günlere.
Mezarımda bu güzel, uzun kaşlı boyacı çocuğun
Oğlu bir şiir okusa
Karacaoğlan'dan
Orhan Veli'den
Yunus'tan, Yunus'tan...

Şiir: Sait Faik

ANA FİKİR

              En büyük travma; bedenlerine yabancılaşan ve kendi gerçeklerini deliliğin sınırında arayanların, yarattıkları fantastik atmosferde herşeyi hakikatten farklı olarak kendi kurguladığı gibi görmeleridir. Kısaca, 'bu kişiler neyi görmek istiyorlarsa onu görürler'. Suçluluk duygusundan kurtulmak ve haklı çıkmak için gündelik gerçeklik içinde kurguladıkları paranoyak ve şizofrenik bozukluklarla saldırgan ögelerini kullanmaktan da kaçınmazlar. Hiçbir şey uzaktan göründüğü gibi değildir. Yakınına yaklaşmadan ne olduğunu anlayamamak bütün normal insanların davranışıdır. Yaklaşıldığı halde algılar düzeltmeye başvuruyor fakat kişi buna yanaşmıyorsa yanılsama hastalık düzeyindedir.
             O halde uzaktan gazel okumamak, yaklaşıp görmek gerekir. Yaklaşma şansını yitirmiş kişiler susarak, öznel değerlendirmelerden kaçınıp yanlış sonuca varmamalıdır.

5 Haziran 2012 Salı

TOPLUMCU CÖMERTLİK


Son Şiirim

Elim eline değsin
Isıtayım üşüdüyse
Boşa gitmesin son sıcaklığım.


           Dünyaya doğarken tek varlığı ana rahminden aldığı sıcaklık olan sanatçı, bu dünyadan giderken, o sıcaklığı da yanında götürmemiş son nefesinden önce (sözsel de olsa), onu da ihtiyacı olana bağışlayacak kadar cömert davranmış, tıpkı; anılarını, hikayelerini, oyunlarını, şiirlerini, romanlarını, kısa hikayelerini ve adını bize ve edebiyatımıza bağışladığı gibi.



Not: Aile büyüğümüzün sanatçı ile olan anılarını konuşurken geçen bir anekdottan ilhamla.

YAZISIZ DUYURU !


2 Haziran 2012 Cumartesi

RÜYAMDA 2 HAZİRAN


               Bunuel'in 'Ensayo de un crimen ' filmini izlediğim sinemadan gece geç vakitlerde çıkıyorum. Eve geldiğimde, her tarafın karmakarışık olduğunu görüyor ve doğruca karakola gitmek üzere evden ayrılıyorum. Geldiğim yer, Koşuyolu Kalp ve damar Cerrahisi hastanesinin eskiden bulunduğu yer. Kapıda beni, ilkokul öğretmenim bayan M.A. karşılıyor. Onunla kısa süren bir konuşma yaptıktan sonra bana, "bu konuda biz yardımcı olamayız, kriminal laboratuvarımız yok" diyor ve beni İstanbul Adli Tıp Kurumuna gitmem konusunda ikna ediyor. Adli Tıp kurumuna vardıktan sonra yeraltı dehlizlerini andıran uzun koridorlardan geçip kriminal laboratuvardan içeri giriyorum. Bana ne istediğimi soruyorlar ve ben de, "Kalbime otopsi yaptırmaya geldim" diyorum ve ekliyorum: "Kalbim üzerindeki parmak izlerinin kriminal incelesini ve patoloji raporunun verilmesini istiyorum" diyerek sözümü tamamlıyorum.
               Bir kaç gün sonra kriminal inceleme sonucunu gösteren rapor geliyor. Raporda şöyle yazıyor:
'Kalp aşık olabilecek büyüklüktedir. Fakat inceleme yapılan hastaya ait olmayıp, bir zamanlar kalbi çalınan kadına aittir. Üzerinde muhtelif zamanlarda yaşanmış aşk kalıntıları bulunmaktadır. Bu izler belirgin olmakla birlikte tam olarak net değildir. Ancak bir tanesi var ki; kalbin myocardium tabakasında çok eski ve çok derin olarak işlenmiştir. Bugün bile hâlâ izleri net olarak görünebilen bu parmak izinin size ait olduğunu net olarak söyleyebiliriz.'
               Raporu aldıktan sonra, herkesin kalbi üzerinde kriminal inceleme yaptırmasının ve kalplerini çalan kişilerin parmak izlerini tespit ettirmelerinin gereğini bir kere daha anlıyorum.